Bağımlılık: Evrim, Beynimiz ve Psikolojimiz

Bağımlılık: Evrim, Beynimiz ve Psikolojimiz

Bağımlılık: Evrim, Beynimiz ve Psikolojimiz

İstisnasız hepimizin yapmaktan keyif aldığı etkinlikler, tüketmekten haz duyduğu yiyecek ve içecekler vardır. Bazen kendimizi onlara öylesine kaptırırız ki bir bakmışız saatler geçer veya vücudumuzda bazı değişimler olur. Kilo alımı veya dişlerimizde oluşan sararmalar, çürümeler gibi. Yahut başlamaya ya da bitirmeye niyet ettiğimiz planlarımızı onlar yüzünden tamama erdiremeyiz. İrademizi güçsüz kılan, uğruna adeta maddi manevi fedakârlıklar yaptığımız bağımlılık olgusu ve sonuçları, neden oluşur? Bu soruya yanıt verebilmek için ilk olarak birkaç on bin yıl öncesine gidelim:

Modern insanlığın ve dolaylı olarak “medeniyet” olgusunun başlangıcı, yaklaşık elli bin sene öncesinde yapıldığı tespit edilen mağara duvarlarındaki resimlere dayandırılır. Medeniyetten önce insanlığın en büyük derdi gerekli besinlere ulaşma ve bir şekilde barınma, diğer tehlikelerden korunma gereksinimlerini sağlayabilerek hayatta kalmaktı.

Kendinizi, elinizde ilkel aletlerle vahşi hayvanlara karşı avlanmaya gittiğinizi ve her an her yerden tehlikelerin çıkabileceği bir ortamda olduğunuzu hayal edin. Aklınızdan ne geçerdi? “Çok çaba sarf etmeden ve çok da geç olmadan avlanabilsem de mağarama dönsem, avlandıklarımla uzun bir süre idare edebilsem ve kendimi böyle tehlikelerin içine sürekli atmak zorunda kalmasam ne güzel olurdu” şeklinde veya benzeri bir şekilde düşünmez miydiniz? Muhtemelen öyle düşünürdünüz ki bünyemiz de tam olarak bu şekilde çalışmaktadır: “Besleyici değeri fazla olanları al, onlarla uzun süre idare et ki yaşamın tehlikeye girmesin”.

Besleyici değerin fazla olması, bize “yakacak” enerji sağlar ki harekette bulunabilelim, yani yaşama belirtisi gösterebilelim. Bize gereken asgari enerjinin ötesinde sonrası için biriktireceğimiz enerjiyi sağlayan temel besinler hangileridir? Tabii ki yağ ve şeker içerenlerdir. Bunlar, bize en lezzetli gelen, aynı zamanda kilo yapan yiyeceklerde içeren maddeler değil midir? Tam olarak onlardır. Yağ ve şeker alalım ki onlar bize hem avlanmak için gereken enerjiyi sağlasın hem de bizi günlerce tok tutabilsin ki hep avlanmaya gitmek zorunda kalmayalım, malum tehlikeli bir eylem. İnsanlığın o zamanki bünyesi de bu denklemin farkında olduğundan adeta insanlara yağ ve şeker gibi fazladan enerji veren besinleri çekici kılmış. Bu çekici kılma işlemini de beynimizdeki mezolimbik yolak üzerinden gerçekleştirmiş.

Temel Dürtülerimiz ve Psikolojimiz

İnsanın en temel iki dürtüsü, hayatta kalabilmek ve genlerini sonraki nesillere aktarabilmektir. Bütün düşüncelerimiz, tercihlerimiz ve davranışlarımız, bilinçsiz bir şekilde bu iki dürtümüzü sağlayabilmek adına gerçekleşir; temel fiziksel ve güvenlik ihtiyaçlarımız karşılanmış olsa da olmasa da, onlarla alakalı olsa da olmasa da.

Bünyemizi oluşturan bütün mekanizmalar, koşullar ne olursa olsun yaşamımızı ve genlerimizi güvence altına almak üzere çalışır.

Evrim, eşeyli olarak üreyen bizlerde -eşeysiz üreyen, gereken koşullar oluştuğunda saatler içinde yüz binlerce sayıya ulaşabilen bakteri ve benzeri canlılara kıyasla- oldukça yavaş işleyen bir süreç olduğu için beynimizin bilinçsiz yönü ve bünyemiz, şu an içinde bulunduğumuz medeni yaşamı bile idrak edememiş. Adeta birkaç yüz bin sene öncesinin yaşam koşullarına ve gereksinimlerine takılı kalmıştır; bu da güncel yaşamımız ve evrimsel mirasımız arasında ikilikler yaşamamıza sebep olmuştur*.

Bizi bol enerjili gıdalara çeken ancak bunu yaparken “suçlu” hissetmemize neden olan durum da bu ikiliğe bir örnektir: Birisi bilinçdışı bir şekilde oluşan, birkaç yüz bin yıl önceki zorlukları gözeterek enerji depolama isteğiyken diğeri oldukça bilinçli bir şekilde oluşan, günümüz koşullarının getirdiği standartlara uyamama çekincesi ve sağlıksız olma korkusudur. Aşırı kilolu olma ve getirdiği sosyal zorlukların yanı sıra sebep olabileceği kalp-damar ilişkili ve benzeri hastalıklar da insanlığın biyolojik geçmişinde oldukça yeni olduğu için bilinç düzeyinde algılanır demek, yanlış olmaz kanaatindeyim. Bununla birlikte diş çürümesi de insanın evrimsel tarihinde yeni sayılan bir olgudur, onun da temeli aşırı yağ ve şekere erişimin kolaylaşması başta olmak üzere insanlığın değişen beslenme biçimlerine dayanır.

Dopamin ve Beynimiz Üzerindeki Etkileri

Beynimiz, bu iki temel dürtümüzü gerçekleştirmemiz adına bizi iyi hissettirerek adeta teşvik eder. Başka bir deyişle “ödüllendirir”, bunu da mezolimbik yolak üzerinden dopamin salgılayarak yapar. Mezolimbik yolak, ön beyin ile orta beyni birbirine kenetleyen bir sinir yoludur. Dopamin ise popüler olarak “mutluluk hormonu” olarak bilinse bu tanım yanlıştır; birincisi, bu bir “nörotransmitter”dir, yani beynin farklı bölümlerini harekete geçirmek üzere nöron ileten bir salgıdır, hormon değildir. İkincisi, tam olarak “mutluluk” sağladığı eksik bir bilgidir. Nitekim bu duygunun oluşumunda oksitosin, serotonin, endorfin gibi salgılar da rol oynar.

Dopamin, kişide “haz” duygusu oluşturarak kişinin, bu durumun oluşmasına neden olan eylemi (yemek yeme, madde kullanma, oyun oynama ve daha nicesi) daha çok gerçekleştirmesine teşvik eder ve kişi, bu eylemleri daha çok gerçekleştirebildikçe daha çok dopamin salgılar ve bir noktadan sonra o eylemden keyif alabilmek için hep daha fazlasını yapmak zorunda kalır. Aksi takdirde hayattaki hiçbir şeye tam anlamıyla odaklanamaz, hatta bazı durumlarda vücut tepkiler vermeye başlar ki yoksunluk krizi, tam olarak budur. Nitekim mezolimbik yolaktan belli bir miktarın üzerinde dopamin geçişi olmuştur ve beyin, bu miktardaki dopamine adeta “alışmıştır”, yani onun “normal” olarak kabul ettiği dopamin miktarı, öncekinden fazla olmuştur. Beynin normal olarak kabul ettiği yeni miktardan daha az miktarda dopamin salgılanırsa da bu, o kişinin beynine adeta “mavi ekran” verdirerek kişide huzursuzluk oluşturur, çıta çok yükseldiyse yoksunluk krizleri meydana gelir; kişi için yaşamanın amacı adeta o eylem veya maddeyi belli bir miktarın üzerinde gerçekleştirmek veya kullanmak olmuştur.

Bağımlılık Yapıcı Bazı Durumlar ve Yol Açtıkları

Ödüllendirme mekanizması, sadece dışarıdan enerji alabilmek üzerine midir? Elbette hayır. Enerjiyi alabilmek kadar biriktirebilmek, harcamamak da beyin için oldukça cezbedici bir fikirdir. İnsanlar, besleyici özelliğinden ve kafa dağıtıcı etkilerinden ötürü keşfettikleri bira gibi alkollü içeceklere dört elle sarılmışlar; hatta antik çağlarda işçilere maaş olarak bile vermişlerdir. Günümüzdeyse besleyici özelliğinden çok kafa dağıttığı gerekçesiyle tercih edilen alkol, beyindeki en önemli yatıştırıcı salgı olan GABA’yı tetikler ve bu, kaygılı olan kişinin kaygısını azaltır. Nitekim kaygı, iki temel dürtümüzün tehlike içinde algılandığı zamanlarda ortaya çıkar, bu da kişiyi her türlü tehdide -gerçekçi veya değil-  karşı tetikte kılan sempatik sistemi harekete geçirdiği için enerji anlamında büyük bir maliyete yol açar ki bünyemiz, “güç bela” biriktirdiğimizi düşündüğü enerjimizin bu şekilde israf olmasını hiç istemez**.

Bu nedenle “yatıştırıcı salgıları harekete geçirici” niteliğinde olan alkol alındığında beyin, dopamin salgılayarak kişiyi ödüllendirir ve bir süre sonra kişiyi bağımlı kılar. Kişiyi kaygıları üzerine düşünmekten alıkoyan diğer bütün etkinlikler ve besinler, özellikle fazladan enerji harcamadan yapılacaksa bünyemiz için oldukça caziptir, spor yapmaktansa internet üzerinden dizi-film izlemeyi, mobil ve bilgisayar oyunları oynamayı daha çok tercih etme eğiliminde olmamız da bu şekilde açıklanabilir.

Oldukça yaygın bir şekilde tercih edilen tütün ürünleriyse temelde içindeki nikotin ile beynimizdeki nikotin reseptörlerini (alıcılarını) uyararak yoğun bir dopamin salınımına sebep olduğu için bağımlılık yapmaktadır.

Bağımlılık yapan diğer maddelerin doğal olanlarını alkol ve tütünün beyindeki çalışma prensiplerine benzetebiliriz; sentetik yani insan ürünü olan, halk arasında uyuşturucu olarak bilinen ancak literatürde uyarıcı, halüsinojen, uçucu, inhalan vb. olarak sınıflandırılan maddeler, adeta beynin dopamin sistemini “sömürürler”. İlk kullanımda kişiye gerçek olamayacak kadar farklı bir etki verseler de (“kafa yapmak” tabiri buna örnektir) ondan hemen sonra kişiyi adeta “köleleştirirler” ve bir daha asla o ilk etkiyi vermezler; kişiyi sadece o maddelere ulaşmak için yaşatır duruma getirirler. Bütün bünye, oluşan bu devasa bağımlılıktan ötürü zaten büyük bir hasar görür ancak o maddelerin içindeki diğer kimyasallar, beynin de vücudun da birçok bölümüne telafi edilemeyecek derecede zararlar verebilmektedirler. Bu nedenle “ottur, zararı yoktur”, “bir kereden bir şey olmaz” gibi söylemler, alkol ve tütün gibi yaygın bağımlılık yapıcılarda bile yanlışken bu tarz maddelerde çok daha yanlıştır, hepsinden uzak durulmalıdır, alındığı takdirde hiç vakit kaybetmeden profesyonel yardıma başvurulmalıdır.

Kumar bağımlılığı da mezolimbik yolağı etkilemenin yanı sıra beynin ön bölümündeki kâr-zarar ayırt etme kısmını sağlıklı çalışamaz hâle getirmektedir, bu da zamanla beynin ön bölümünü pasif hâle getirir ve kişinin karar verme mekanizması (dolayısıyla hayatının geri kalanı ve sevdikleri), büyük zarar görür.

Normalde bağımlılık yapmayan durumlara (kişiler, ilişkiler, yemekler, eylemler, etkinlikler vb.) yüklenen anlamlar da kişiyi bağımlı hâle getirebilmektedir, bu da sadece beyin mekanizmasıyla ve temel dürtülerle ilgili değil aynı zamanda kişinin geçmiş yaşamıyla da ilgilidir. Yüklenen anlamlar ve beynin ödül sistemi, adeta birbirilerine koşullanırlar.

Özetle bağımlılık, oldukça geniş bir kavram olup her türlüsü, kişi ve sevdikleri için büyük riskler taşır. Bu nedenle herhangi bir bağımlılığınız olduğunu düşünüyorsanız veya çevrenizden bu şekilde geri dönüşler alıyorsanız sizlere ilk olarak yesilay.org.tr sitesini ziyaret etmenizi, sonra da profesyonel bir destek almanızı öneririm. Haz, kısa süreli ve anlam içermeyen bir kavramdır; mutluluk ise uzun vadeli ve anlamlı bir olgudur. Haz, mutluluğa asla denk değildir ancak sağlıklı miktarda olduğu takdirde mutluluğun yanında bir enstrüman olabilir. Sevdiklerimizle birlikte “bağımsız” geçireceğimiz nice sağlıklı yıllara…

Dipnotlar

* Evrim ile bilimsel bir gerçeklik açıklanmış olup hiçbir ideolojiye veya dini inanca muhalefet etme veya alternatif sunma amacı güdülmemiştir, dolayısıyla yazımı ideolojik bir bakış açısıyla değerlendirmeyiniz.

** Kaygı ve yol açtıkları hakkında daha fazla bilgi almak isterseniz sizlere “Pandemi, Tehlike Algımız ve Psikolojimiz” başlıklı yazımı okumanızı öneririm.

Görüş ve önerileriniz için…

Kaynakça / Sayfa 2

5 Beğen

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir