Sonsuzluk ve Ötesine Gidenler – II

Sonsuzluk ve Ötesine Gidenler – II

Sonsuzluk ve Ötesine Gidenler – II

Sonsuzluk ve ötesine giden bilim insanlarının hayat hikayelerini derlediğimiz yazı dizimizin ikinci kısmında Stanley Cohen, Paul Watkins, Takou Aoyagi, Philip Leder, William Dement ve Noel Rose‘dan bahsettik.

Serinin ilk yazısına ulaşmak için “Sonsuzluk ve Ötesine Gidenler – I “ bağlantısını kullanabilirsiniz.

Stanley Cohen

bilim, Stanley Cohen,  Paul Watkins,  Takou Aoyagi,  Philip Leder,  William Dement, Noel Rose

Epidermal büyüme faktörü ve reseptörünü keşfederek Nobel Ödülü’ne layık görülen efsanevi Vanderbilt Üniversitesi biyokimyacısı Stanley Cohen, 5 Şubat’ta Nashville’de vefat etti. Biyokimya fahri profesörü Cohen vefat ettiğinde, 97 yaşındaydı.

1922 yılında Brooklyn kasabasında doğdu. 1900’lerde Annesi ve babası Amerikaya giden Yahudi Rus göçmenlerindendir. New York şehrinin devlet okulu sisteminde eğitim aldı ve Brooklyn Koleji’ne kabul edilecek kadar parlaktı. Şanslıymış ki üniversite eğitimi çok kapsamlıydı.Bu yüzden Stanley hem kimya hem de biyoloji mezunu olmuştur.

Stanley’nin üniversite hayatı boyunca ilgisini çeken onu cezbeden alan hücre biyolojisi ve özellikle embriyonik gelişimin gizemlerine yönelikti. Lisansüsü programına geçiş yapıp gerekli parayı biriktirmesi için bir süt işletme tesisinde kısa süre bakteriyolog olarak çalışmıştır. 1945 yılında Zooloji alanında yüksek lisans yapmıştır. Doktorasını Michigan Üniversitesi Biyokimya bölümünde 1948 yılında almıştır. Doktora derecesinin tezi ise solucandaki azot metabolizmasının son ürünün açlık sırasında amonyaktan üreye dönüştürüldüğü metabolizmadır. Stanley tezini yaparken yaşadığı bir anıyı şöyle aktarıyor:

“Gecelerimi üniversite kampüsünün bahçesinde 5.000’den fazla solucan toplayarak geçirdiğimi hatırlıyorum.”

İlk işini almasını da solucanlara borçlu olduğunu dile getiriyor. İlk işi olan Colarado Üniversitesi’nin Pediatri ve Biyokimya Bölümünden teklif almıştır. Daha sonra Radyozitop metadolojisinin biyolojik araştırmalara uygulanmasıyla ilgili deneyimi kazanması gerektiğini hissederekten Colorado’daki işinden ayrıldı. 1952 yılında Washington Üniversitesi Radyoloji bölümün’de Martin Kamen ile birlikte Amerikan Kanser Topluluğunda doktora sonrası araştırmacı olarak bulundu. Kurbağa yumurtalarında ve embriyolarında karbondioksit fiksasyonu çalışırken izotop metodolojisini öğrendi ve Dr. Arthur Kornber’nin dergi kulübünde kendine paha biçilmez bir deneyim kazandırdı.

Ertesi yıl, embriyoloji hakkında bilgi edinmek için zooloji bölümünde Viktor Hamburger yönetimindeki Rita Levi-Montalcini’ye katıldı. Hamburger ve Levi-Montalcini, çeşitli fare tümörlerinin civciv embriyolarına yerleştirildiklerinde sinir büyümesini teşvik ettiğini keşfettiler ve etkinin izini sinir büyüme faktörü (NGF) olarak adlandırdıkları bir maddeye kadar takip ettiler. Levi-Montalcini, tümörün laboratuvarda canlı tutulan bir sinir dokusu kültüründe benzer hücre büyümesine neden olduğunu buldu. Cohen, hayvanların vücutlarında bulunan birçok hücre büyüme faktörünün ilki olan NGF’yi izole edebildi. Periferik sinir sistemindeki sinir hücrelerinin ve liflerinin büyümesinde önemli bir rol oynar. Cohen ayrıca yeni doğan farelerin gözlerinin açılmasına ve dişlerinin oluşumuna normalden birkaç gün daha erken sürmesine neden olan başka bir hücre büyüme faktörü buldu. Cohen bu maddeye epidermal büyüme faktörü (EGF) adını vermiş oldu. EGF’nin vücuttaki çeşitli gelişim olaylarını etkilediğini bularak onu arındırmaya ve kimyasını tamamen analiz etmeye devam etti.

1959’da Cohen, EGF’nin kimyasını ve biyolojisini keşfetmeye devam ettiği biyokimya bölümünde yardımcı doçent olarak Nashville’deki Vanderbilt Üniversitesi Tıp Fakültesi için Washington’dan ayrıldı.  Stanley Cohen, 5 Şubat 2020’de 97 yaşında hayata gözlerini yumdu.

Stanley Cohen’in zaman çizelgesini sunmak isterim.

  • 17.11.1922 | BrooklynStanley Cohen, 1900’lerin başında Rusya’dan Amerika’ya göç eden Yahudi ebeveynleri Fannie ve Louis Cohen çocuğu olarak Brooklyn, New York’ta dünyaya geldi.
  • c.1933-c.1939 | BrooklynStanley Cohen, müziğin yanı sıra bilim de okuduğu Brooklyn’deki James Madison Lisesi’nde okumaya başlar.
  • c.1939-1943 | BrooklynStanley Cohen’in ebeveynleri liseden sonra yüksek öğrenim için ödeme yapamıyor. Ancak, Cohen, yalnızca iyi referanslara dayanan bir okul olan Brooklyn Koleji’ne kabul edilir. Orada 1943’te Kimya ve Biyoloji alanında lisans derecesini alır.
  • c.1943-1945 | OberlinLisans derecesinden sonra, Stanley Cohen eğitimine devam etmek için para kazanmak için bir süt fabrikasında çalışıyor. Bu çalışma ve çeşitli burslarla finanse edilerek, 1945’te Ohio’daki Oberlin College’da Zooloji alanında yüksek lisans derecesi alır.
  • c.1945-1948 | Ann ArborStanley Cohen, Michigan Üniversitesi’ne devam ediyor. “Solucanların Azot Metabolizması” konulu tezi ile 1948 yılında Biyokimya alanında doktorasını alıyor.
  • 1948-1952 | DenverStanley Cohen’e Colorado Üniversitesi Pediatri ve Biyokimya Bölümü’nde bir iş teklif edildi. Orada prematüre bebeklerde kreatinin metabolik fonksiyonları üzerine araştırmalar yapar.
  • 1952-1959 | St. LouisStanley Cohen, Washington Üniversitesi Radyoloji Bölümü’nde (1952-53) doktora sonrası araştırmacı olarak çalışıyor ve burada Arthur Kornberg yönetiminde kurbağa yumurtalarında ve embriyolarda karbondioksit fiksasyonu üzerinde çalışıyor. Daha sonra 1953’te Zooloji Bölümü’nde Viktor Hamburger altında Doçent olarak atanıyor.
  • 1953-c.1959 | St. LouisRita Levi-Montalcini ile birlikte, Stanley Cohen 1950’lerin başında bir Sinir Büyüme Faktörü’nü (NGF) izole eder. 1956’da bir fare tümöründen NGF’yi çıkarır ve erkek farelerin tükürük bezlerinin olduğunu keşfeder ve 1958’de NGF’ler için kanıt bulur.
  • 1959-1986 | NashvilleStanley Cohen, Washington’dan ayrıldı ve 1959’da Vanderbilt Üniversitesi’nde Biyokimya Yardımcı Doçent oldu. 1976’da Amerikan Kanser Derneği Araştırma Profesörü ve 1986’da Fahri Profesör oldu.
  • 1962-1972 | NashvilleStanley Cohen, Epidermal Büyüme Faktörü (EGF) olarak bilinen cilt hücrelerinin ve korneanın büyümesini destekleyen bir proteini saflaştırır. Ayrıca kanser gelişimi için yüksek öneme sahip olan EGF reseptörünü izole eder. Ek olarak, 1972’de EGF’nin tüm amino asit dizisini tanımlayabiliyor.
  • 1986 | Stockholm

                      Stanley Cohen ve Rita Levi-Montalcini, büyüme faktörlerini keşfettikleri için 1986 Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü’ne layık görüldü.

Paul Watkins

bilim, Stanley Cohen,  Paul Watkins,  Takou Aoyagi,  Philip Leder,  William Dement, Noel Rose

Dr Bill Frankland, namı diğer ‘Alerjinin Büyükbabası’ yakından tanımamız gerektiğine inanıyorum. Hikayesine gelin hep birlikte bakalım.

1912’de Sussex’teki Little Common’da, Papaz Henry Frankland ve eşi Rose’un oğlu olarak dünyaya gelen Bill, ikiz erkek çocukların en küçüğüydü sadece 3 libre 1 oz ağırlığındaydı. Hayatta kalma şansı düşük kabul edildi. Ancak hayatta kalmayı başardı ve iki yıl sonra ailesi, babasının Aziz Andrew Kilisesi Papazı olarak görev yaptığı Cumberland Dacre’ye taşındı. Bill, profesyonel yaşamının çoğunu kaplayacak ve neredeyse bir yüzyıl boyunca onu kişisel olarak etkileyecek bir durum olan saman nezlesi semptomlarını ilk kez burada geliştirdi.

1934’te Bill klinik eğitimine St Mary’s Hastanesi Tıp Okulu’nda başladı; burada  önemli ve güçlü iki adam vardı; Dekan Dr Charles Wilson ve Bakteriyoloji Profesörü Sir Almroth Wright. Bill’in klinik tıpla ilk karşılaşması, aslında, seçkin doktor ve İçişleri Bakanlığı patolog Sir William Wilcox tarafından verilen bir koğuş turuydu.

Bill’in öğrenci olduğu süre boyunca birçok dikkate değer gelişmeye tanık oldu. 1936’da Queen Charlotte’s Hastanesinde, Leonard Colebrooke tarafından anti bakteriyel Prontosilin lohusalık sepsisinden* (Vücudun enfeksiyon ile savaşında rol alan bağışıklık sistemi, vücudun kendi doku ve organlarında hasara neden olunca sepsis ortaya çıkar. Bu durum organ yetmezliklerine ve sonucunda yaşam kaybına neden olabilir) mustarip kadınlarda ilk kez kullanıldığını gördü. Sonuç, mortalitede %22’den yaklaşık %5’e bir azalma oldu. Bill ayrıca Profesör Alexander Fleming’den (“Flem”) dersler aldı ve sadece penisilinin keşfinden değil, aynı zamanda (klinik kullanımından en az sekiz yıl önce yapılmış) bakterilerin bu antibakteriyel maddeye karşı direnç geliştireceği tahmininden de bahsedildi.

1937’de son sınıf öğrencisi olarak Bill Göz Bölümünü ziyaret etti ve ‘güzel mavi gözlü’ genç bir sarışın ortoptistle karşılaştı. Bu bayan Pauline Jackson’dı ve 1940’ta nişanlandılar ve Mayıs 1941’de evlendiler. 60 yılı aşkın bir evliliğe sahipti ve dört çocuğu vardı: üç kızı ve bir oğlu.

bilim, Stanley Cohen,  Paul Watkins,  Takou Aoyagi,  Philip Leder,  William Dement, Noel Rose

Savaşın fırtına bulutlarının toplanmasıyla Bill, 1 Eylül 1939’da askeri sağlık hizmetlerine Sivil Tıbbi Uygulayıcı olarak katıldı ve Tidworth’a gönderildi. “Sülfapiridinin Tehlikeleri Üzerine” adlı ilk makalesini burada yayımladı.

St Mary’de hastane tıbbı kariyerine geri dönerek, başlangıçta Alerji Departmanında çalıştı. Çok geçmeden ilgi alanları alerji alanında tam zamanlı çalışmaya kaydı. 1953-55 yılları arasında Sir Alexander Fleming’in Klinik Asistanıydı ve her sabah mutlaka saat 10’da patronuyla görüşmek zorundaydı. Fleming’in hastalardan hiç bahsetmediğini, bunun yerine bir dizi başka “çok ilginç konu” hakkında konuştuğunu hatırladı.

Bill’in alerjiye olan ilgisi arttı ve 1954’te yayınlanan immünoterapide ilk çift-kör kontrollü denemeyi üstlenerek bu alanda büyük ilerlemelere öncülük etti. 20.yy alerji konusunda yazdığı makaleler ile artık kendisiyle gurur duyuyordu. Çünkü pek çok dergide başarısını kanıtlamıştı. Aynı zamanda, bahar ve yaz aylarında hava durumu tahminlerinin ayrılmaz bir parçası olacak polen sayımının geliştirilmesine ve yayınlanmasına öncülük etti. Patofizyolojiyi anlama arayışı onu kendi kendini denemeye yöneltti ve kendi içinde neredeyse ölümcül bir anafilaktik reaksiyona neden oldu. Hızlı bir adrenalin enjeksiyonu ile kurtarıldı, “yaklaşan kıyamet” hissini anlattı. 1977’de St Mary’s’den emekli olmasına rağmen, Guy’s Hastanesi’nde 20 yıl daha fahri danışman olarak çalışmaya devam etti.

Daha sonraki yıllarda aktif kaldı, yazmaya ve mümkünse ders vermeye devam etti. Son dersi, Ekim 2017’de St Mary’s’de Alerji Yüksek Lisans öğrencilerine verildi. Bill, hayatının sonuna kadar zihinsel olarak çevik ve doyumsuz bir şekilde meraklı kaldı. Ocak 2020’de Uzak Doğu’da tutsaklığın tıbbi yönlerini araştıran bir etkinliğe katılabildi ve katkıda bulunabildi. 108. doğum gününde, COVID-19 pandemisine bakış açısını ve 1918-20 grip pandemisine ilişkin kendi hatıralarını içeren bir röportaj verdi.

Bill Frankland, bu alanda pek çok kişiye ilham veren harika bir öğretmendi. Üretken bir yazardı, ilk makalesi 1941’de, son makalesi 2019’da yayınlandı. Ama hepsinden önemlisi, zamanını ve uzmanlığını dünyanın dört bir yanındaki pek çok kişiye özgürce veren çok cömert bir doktordu. Kendisine sorulduğunda, “prens ya da fakir olmalarına bakmaksızın tüm hastalara nasıl aynı şekilde davrandığını” anlattı.

Takou Aoyagi

bilim, Stanley Cohen,  Paul Watkins,  Takou Aoyagi,  Philip Leder,  William Dement, Noel Rose

Medikal cihazlar günümüzde önemli bir yeri vardır. Röntgen cihazları, santrifrüjler, Otoklavlardan tutun mikroskoplara kadar olan bu geniş alan bilim dünyasının bir parçasıdır. Bu yazımızda pek azımızın ismini bildiği nabız oksimetresinin mucidi Takuo Aoyagiyi tanıyacağız.

Aoyagi, Japonya’nın Niigata Eyaletinde büyüdü. Bilime ve mühendisliğe ilgisi daha 9 yaşında başladı. 1940’ların başında Glenn Allan Millikan tarafından II. Dünya Savaşı’nda savaşan askeri pilotları vücutlarının oksijensiz kaldığı konusunda uyarmak için icat edilen orijinal oksimetreden büyülendi.

1972’de Aoyagi, bir kardiyak cihazını araştırıyordu ve doğru boya seyreltme eğrisine müdahale eden arteriyel pulsatil “gürültü”nün bir kişinin atardamarlarındaki kanın oksijenlenmesi hakkında önemli bilgiler içerdiğini keşfetti. Bir boya seyreltme eğrisi, kanda bulunan doğal bir boya olan Evans Blue’nun kalp içine ve kalpten pompalanırkenki konsantrasyonlarının bir grafiğidir. Bu keşif, Aoyagi’nin 1975’te nabız oksimetresini icat etmesine yol açtı. Oksimetresi, ışık yayan bir cihaz ve iki fotodedektör içeren bir sondadan oluşuyor. İnce bir vücut parçasına kenetlenir – tipik olarak bir parmak ucu veya kulak memesinden ölçüm yapılır. Oksimetre, vücut kısmından iki dalga boyundaki ışığı diğer taraftaki bir fotodedektöre geçirir. Dalga boylarının her birinde değişen absorbansı ölçerek, cihazın atardamarlardan geçen kanın neden olduğu emicilikleri belirlemesini sağlar. Oksimetre, hastalardaki kan ve solunum problemlerini hızlı bir şekilde değerlendirir ve klinisyenlerin kalp anormalliklerini de tespit etmesine olanak tanır.

bilim, Stanley Cohen,  Paul Watkins,  Takou Aoyagi,  Philip Leder,  William Dement, Noel Rose

Aoyagi’nin oksimetresi

Aoyagi’ye cihaz için 1979’da bir ABD patenti verildi. Günümüzün tüm oksimetreleri, Aoyagi’nin nabız oksimetresi ilkelerine dayanmaktadır.

Oksimetre COVİD-19’lu hastalar için önemli rol oynamaktadır.

San Francisco Üniversitesi’nde tıp profesörü olan V. Courtney Broaddus, şu sözleri aktarıyor:

Nabız oksimetresi tıbba vazgeçilmez bir katkıdır. Tarihsel olarak, hastalar dört yaşamsal belirti ile ölçülmüştür: sıcaklık, kan basıncı, nabız ve solunum hızı. Oksijen seviyesi artık beşinci hayati işaret haline geldi.

Orta veya hafif derecede hasta olan koronavirüs testi pozitif çıktığında, oksijen seviyelerini takip edebilmeleri ve düşerse hastaneye geri dönebilmeleri için nabız oksimetresi ile eve gönderilebilirler.

Stanley Cohen,  Paul Watkins,  Takou Aoyagi,  Philip Leder,  William Dement, Noel Rose

Günümüz zamanlarında küçük boyutlara ulaşmaktadır.

1970’lerdeki öncü çalışmaları ile modern nabız oksimetresini ortaya çıkaran Japon mühendis Takuo Aoyagi, bir parmağa takılan ve kandaki oksijen seviyesini gösteren ve yeni koronavirüsle mücadelede kritik bir araç haline gelen hayat kurtarıcı bir cihazın mucidi, 18 Nisan’da Tokyo’da vefat ettiğinde 84 yaşındaydı.

Philip Leder

bilim, Stanley Cohen,  Paul Watkins,  Takou Aoyagi,  Philip Leder,  William Dement, Noel Rose

Kanserin genetik bir nedenini klasik müzik dinlerken keşfeden Philip Leder

Genetik kodun çözülmesine yardımcı olan ve kanserin genetik bir nedenini keşfeden biyolog Philip Leder, 2 Şubat’ta Chestnut Hill, Mass’taki evinde vefat etmiştir.

Leder, moleküler biyoloji, immünoloji ve kanser genetiği alanındaki çalışmaları nedeniyle saygı gördü. İlk bilimsel atılımı 1960’larda, genetikçi Marshall Nirenberg’in Ulusal Sağlık Enstitüleri’ndeki (NIH) laboratuvarında doktora sonrası olarak geldi. Birlikte amino asitlerin üç nükleotid dizisi tarafından kodlandığını doğrulayan ve belirsiz amino asitlerin üçlü kodunu ortaya çıkaran bir teknik geliştirdiler.

Oradan Leder, bir memeli geninin ilk tam dizisini belirlemeye, laboratuvarda kullanım için güvenli ilk rekombinant DNA vektör sistemini geliştirmeye, antikor moleküllerini kodlayan genlerin yapısını belirlemeye, kansere neden olan bir geni keşfetmeye başladı ve kanserin ilk fare modelini modellemiş oldu.

Peki Philip Leder Kimdir?

Leder, 19 Kasım 1934’te Washington DC’de doğdu ve orada büyüdü. Batı Lisesi’ne gitti, 1952’de mezun oldu ve Harvard Üniversitesi’nde eğitimine devam etti. Ulusal Kalp, Akciğer ve Kan Enstitüsü olan Ulusal Kalp Enstitüsü’ndeki biyokimyacı Martha Vaughan’ın laboratuvarında çalışan bir lisans öğrencisi olarak NIH’de staj yaptı. Lisans eğitimini 1956’da Harvard’da tamamladı ve orada tıp fakültesi için kaldı ve 1960’ta mezun oldu.

Minnesota Üniversitesi Hastanelerinde iki yıllık bir ikamet programından sonra, Nirenberg ile çalışmak için NIH’ye döndü ve Leder, genlerin proteinleri kodlama şeklini deşifre etme yarışına kafa kafaya girdi ve 45 amino asit örneğini birer birer yerine aynı anda hızlı bir şekilde test etmek için bir filtreleme aleti tasarlamaya yardımcı oldu. Leder ve Nirenberg, amino asitleri hızlı bir şekilde radyoaktif bir etiketleyip, onları üçlü RNA dizilerine bağlamaya ve onları filtreleme aracına yerleştirdiler, bu da ekibin bilinmeyen amino asit kodon dizilerini çözmesine yardımcı oldu.

Stanley Cohen,  Paul Watkins,  Takou Aoyagi,  Philip Leder,  William Dement, Noel Rose

Tabiki de bellirli zorluklarla karşılaşıldı ve teoriler altıldı bu yarışta Nirenberg ile Leder’ın bu yarıştaki çalışmalarından notlar :

Dr. Leder belirli bir dizinin RNA üçlülerini sentezlemenin bir yolunu geliştirene kadar bu keşiften yararlanmak zordu. Bu 64 üçlü düzenlemeyi tek tek test eden iki araştırmacı, bir hücrenin protein moleküllerini oluşturmak için kullandığı 20 amino asidin her birini hangi RNA üçlüsünün belirlediğini buldu.

Bunun nasıl işe yarayabileceğine dair pek çok teorik spekülasyonun ortasında, Dr Nirenberg soruna pratik bir yaklaşım buldu: RNA’nın sentetik ipliklerini, DNA’nın mesajlaşma sistemi ve canlı hücrelere beslemek için protein yapma makinesine hangi amino asitlerin çağrıldığını gösterilebileceğini dair yaklaşımda bulundu.

Dr. Nirenberg, urasil için U olarak adlandırılan uzun bir RNA birimleri dizisinin, hücreyi amino asit fenil alaninden proteinler üretmeye teşvik edeceğini bulmuştu. Bu yüzden UUU – kodun üçüzler halinde okunduğu düşünülüyordu.

Genetik kodu çözmek, 1968’de laboratuvar şefi Dr. Nirenberg’e Nobel Ödülü kazandırdı.

Dr. Leder, kariyerinin başlarında genetik kodun deşifre edilmesinde son adımın atılmasına yardımcı oldu. İmmünolojide, antikor moleküllerinin büyük çeşitliliğinin ardındaki genetik mekanizmaların çözülmesine yardımcı olmaya devam etti. Daha sonra, hücrelerin büyümesini yönlendiren bir genin yanlış düzenlenmesinin kanserin ana nedeni olduğunu keşfetti.

1965’te Leder, İsrail’in Rehovot kentindeki Weizmann Enstitüsü’ne misafir bilim insanı olarak katıldı ve 1966’ya kadar kaldı. NIH’ye döndü, 1966’dan 1969’a kadar Ulusal Kanser Enstitüsü’nde araştırma görevlisi olarak çalıştı ve ardından Bölüm Başkanı oldu. Ulusal Çocuk Sağlığı ve İnsan Gelişimi Enstitüsü’nde Moleküler Genetik Laboratuvarı’nda Moleküler Genetik üzerine eğitim aldı ve 1972’de laboratuvar direktörlüğüne terfi etti.

Bu süre boyunca ve 1970’ler boyunca, o ve meslektaşları, kırmızı kan hücrelerinde vücudun hücrelerine ve dokularına oksijen taşıyan bir protein olan hemoglobinin bir bileşeni olan alfa-globinin genetik dizisini deşifre etmeye çalıştı. Bu şifre günümüzde bilindiği üzere litaratürede dört globin birimi, iki alfa ve iki beta, kırmızı kan hücrelerinin oksijen taşıyan bileşeni olan hemoglobini oluşturur. Çalışması ayrıca antikorları kodlayanların genetiği hakkında önemli ayrıntıları ve antikorların sentezinin yalnızca genetik tarafından düzenlenmediğini, aynı zamanda virüsler, bakteriler veya vücuttaki diğer istilacılar tarafından sunulan doğru antijeni hedeflemek için özgüllüğü sağlayan biyokimyasal süreçler tarafından da düzenlendiğini ortaya çıkardı.

Stanley Cohen,  Paul Watkins,  Takou Aoyagi,  Philip Leder,  William Dement, Noel Rose

Alfa-globinin yapısı

1980’de Ulusal Sağlık Enstitüleri’nden Harvard’a taşındı ve üniversitenin yeni genetik bölümünün kurucu başkanı oldu ve bu görevi 2008’e kadar sürdürdü. Bağışıklık sisteminin genlerinin nasıl çok çeşitli antikorlar ürettiğini, bunlara karşı savunma mekanizmalarını nasıl ürettiğini keşfetmek. Enfeksiyöz hastalıkta, hücrelerin immünoglobulin molekülünün bir kısmını kodlayan iki geni metodik olarak yeniden düzenlediğini buldu. Bu iki metot ise :

B hücreleri olarak bilinen antikor üreten hücreler, Burkitt lenfoması olarak bilinen nadir bir kanserin bölgesidir. Dr. Leder, Burkitt’in lenfoma hücrelerinde kromozomların hatalı bir şekilde yeniden düzenlendiğini ve bir hücrenin büyümesinin kontrolünde rol oynayan myc adlı bir genin immünoglobulin genlerini içeren bir bölgeyle değiştirildiğini buldu. Uygun düzenleyici kontrollerinden ayrılan myc geni, B hücresini kanserli çoğalmaya yönlendirmede görevlidir.

1981’de genetik bölümünü kurdu ve 25 yıl bölüm başkanlığını yaptı. Orada yaptığı araştırma, belirli bir gen olan MYC’nin keşfine yol açtı. Harvard’dan meslektaşı Timothy Stewart ile birlikte Leder, kansere neden olan geni döllenmeden hemen sonra fare embriyolarına yerleştirmek için ince bir cam iğne kullanmaya başladı ve böylece hastalığa yakalanmaya eğilimli genetik bir fare dizisi olan OncoMouse‘u yarattı. İkili, hayvann patentini 1988’de alarak araştırmacılara kanseri ve nasıl tedavi edileceğini araştırmak için eşi görülmemiş bir araç sağladı.

Ve Philip Leder 85 yaşında tarihler 2 Şubat 2020 gösterdiği zaman hayata gözlerini yumdu. Geride bıraktığı keşifleriyle bilimin derin dünyasına yol gösterici ışık olmuştur.

William Dement

bilim, Stanley Cohen,  Paul Watkins,  Takou Aoyagi,  Philip Leder,  William Dement, Noel Rose

Uykuyu hepimiz seviyoruz. Kim sevmez ki ! Rahat bir yatak, erken kalkmamak için bir sebep ve çok güzel bir rüya gördük mü kimseler uyandırmasın!  Şimdi sizleri çılgın uyku bilimciyle tanıştırmak istiyorum. Uyku hakkında bildiklerimizin çoğunu belki de kıymetli insana borçluyuzdur.

Araştırmaları ve liderliği 20. yüzyılda uyku bilimi ve tıbbının genişlemesinin ayrılmaz bir parçası olan William Dement, 17 Haziran’da 91 yaşında vefat etti. Uykunun evrelerini ve insanların yaşadığı uyku bozuklukları dizisini anlamaya temel katkılarda bulundu. 1970 yılında dünyanın ilk uyku bozuklukları kliniklerinden birini kurdu.

1928’de Washington, Wenatchee’de doğan Dement, Walla Walla, Washington’da büyüdü ve daha sonra ordu gazetesinin editörlüğünü yaptığı Japonya’daki ABD Ordusunda görev yaptı. Dement, Washington Üniversitesi’nde koleje gitti, bir yüzen evde yaşadı ve caz basçısı olarak çalışarak okulunu ödemesine yardımcı oldu. Uyku eğitimi almaya 1950’lerde Chicago Üniversitesi’ndeki yüksek lisans okulunda, çoğu bilim insanının konunun bir erteleme olduğunu düşündüğü bir zamanda başladı. Dement, uykunun zengin dramını ortaya çıkarmak için fizyolog Nathaniel Kleitman ve doktora öğrencisi Eugene Aserinsky ile birlikte çalıştı. Bu ekiple, Dement hızlı göz hareketi uykusunu keşfetti ve tanımladı – rüya görmemizin en muhtemel olduğu aşamaREM terimini oluşturdu. 1955’te tıp diplomasını ve 1957’de nörofizyoloji doktorasını aldı.

Stanley Cohen,  Paul Watkins,  Takou Aoyagi,  Philip Leder,  William Dement, Noel Rose

New York’taki Mount Sinai Hastanesinde stajına devam etti ve Manhattan’daki bir apartman dairesinde bir uyku laboratuvarı kurdu. Orada, rüya yoksunluğunun gazete ilanını yanıtlayan ünlü dansçılar olan REM’den yoksun birkaç Rockettes üzerindeki etkisini inceledi. Araştırma konularını bulmak kolay değildi, bu yüzden kendini (REM uykusu sırasında karısının uyandırmasına güvenerek) ve akrabalarını inceledi.

1955’te MD’sini ve 1957’de nörofizyoloji doktorasını almadan önce bile, tıp lisansını New York’taki Mount Sinai Hastanesi’nde aldı ve ardından uyku araştırmalarına devam etti. 1963’te Bill, Stanford, California’daki Stanford Üniversitesi’nde psikiyatri bölümüne katıldı ve kariyerinin geri kalanını burada geçirdi.

Stanford’da uyku sorunları üzerinde çalıştığı ve denemeler için gönüllüler topladığı ilk yıllarında Dement, bir çok insanın uykusuzluk veya narkolepsi gibi yıllarca teşhis edilmemiş ve tedavi edilmemiş rahatsızlıkları olduğunu keşfetti. Bu, 1970 yılında dünyada ilk olduğuna inanılan Stanford Uyku Tıbbı Merkezi olarak bilinen Stanford Uyku Bozuklukları Kliniği’ni başlatmasına neden oldu.

Uyku kliniğinde, uyku tıbbı öncüsü Christian Guilleminault ile birlikte çalıştı ve burada uyku tıbbı alanında çığır açtılar. Başarıları arasında, şu anda Amerika Birleşik Devletleri’nde en yaygın kronik hastalıklardan biri olarak kabul edilen uyku apnesinin tehlikelerini tanımak ve tedaviler geliştirmek vardır. Uyku apnesi olan kişiler uyurken bazen uzun süre nefes almayı bırakırlar. Bu durum uykululuğa neden olur ve yüksek tansiyon, Tip 2 diyabet, felç ve kalp krizi riskinin artmasıyla ilişkilidir. Ancak Dement, yaygınlığını gösteren verileri ilk sunduğunda, diğer bilim adamları şüpheliydi.

Mignot, “Uyku konusunda çok tutkuluydu” dedi. “Bazen bu onun
başını belaya sokardı. 1980’lerin sonuydu ve bana uyku
apnesiyle ilgili verileri sunacağını ve bunun nüfusun %20’sini
etkilediğini göstereceğini söyledi. O zaman, çoğu,% 2 gibi daha
fazla etkilediğini düşündü. ‘Bunu söyleme’ dedim. İnsanlar senin
deli olduğunu düşünecek. Bir deli gibi görüneceksin.’ Bazen bir
deli gibi göründü. Ama sorun şu ki, o haklıydı. Artık insanlar
uyku apnesinin yüksek tansiyonun başlıca nedenlerinden biri
olduğunu düşünüyorlar.”

Dement ayrıca uyku çalışmalarını göz hareketlerinin ve beyin dalgalarının ötesine genişleterek kandaki oksijen seviyeleri, solunum hızları ve kalıpları, kalp hızları, bacak hareketleri ve horlama gibi daha fazla değişkeni içerecek şekilde genişleten polisomnografiyi de geliştirdi. Brown Üniversitesi’nde psikiyatri ve insan davranışı profesörü olan yüksek lisans öğrencisi Mary Carskadon ile birlikte, gündüz uykululuğunu ölçmek için çoklu uyku gecikme testleri olan bir uyku bozukluğu teşhis aracı geliştirdiler. Dement’in liderliğinde, uyku merkezinin bilim adamları çabalarını uyku apnesi, uykusuzluk, narkolepsi, huzursuz bacak sendromu, uyurgezerlik ve diğer bozuklukları incelemeye ve tedavi etmeye odakladılar.

Stanford Tıp Okulu’nun uzun süredir öğretim üyesi olan Dement, diğer birkaç bilim insanı ile birlikte uyku araştırmaları ve uyku tıbbı alanlarını oluşturdu ve bir çok alanda uyku bozuklukları ve uyku yoksunluğunun tehlikeleri konusunda farkındalığın artmasına yardımcı oldu. Görevi, dünyayı tehlikeli bir şekilde hafife alındığına inandığı uykunun önemi hakkında eğitmekti. Sloganı, “uyuşukluk kırmızı alarmdır” öğrencilerine, kursiyerlerine, Kongre üyelerine ve genel olarak dünyaya yorulmadan yayınladığı bir mesajdır.

Dement çok sayıda uyku farkındalığı programı başlattı, tüketiciye yönelik birkaç kitap yayınladı ve Kongre ve Kaliforniya Yasama Meclisi önünde birçok kez uyku hakkında tanıklık etti. Öğrencilerini bir uyku savunucuları ordusuna dönüştürmeye çalıştı: Lisans eğitiminin ayrılmaz bir parçası, öğrencilerin kendilerine ait bir sosyal yardım projesini yürütmeleriydi.

Dement, 500’den fazla bilimsel yayının ortak yazarlığını yaptı ve Temel Uyku Tıbbı Uygulamaları ders kitabının ortak editörlüğünü yaptı. Uyku Araştırmaları Derneği’ni kurdu ve ilk 12 yıl boyunca başkan olarak görev yaptı. 2001 yılında, uyku araştırmaları ve uyku tıbbı alanındaki katkılarından dolayı Ulusal Uyku Vakfı tarafından ilk Yaşam Boyu Başarı Ödülü’ne layık görüldü.

2003 yılında emekli oldu ama popüler “Uyku ve Düşler” dersini bir on yıl daha öğretmeye devam etti. Sınıfa golf arabasıyla geldi, bazen öğrencileri de beraberinde getirdi. Dement, katılımcıların belirlenmiş bir uyku bölümünde uyuklamasına izin verdi, ancak odanın başka bir yerinde uyuyakaldıklarında başkalarını bir fışkırtma tabancasıyla uyandırdı. Stanford’a göre, 1971’den beri 20.000 öğrenci kursu aldı.

William Dement 17 Haziran 2020’de 91 yaşında iken vefat etti.

Noel Rose

bilim, Stanley Cohen,  Paul Watkins,  Takou Aoyagi,  Philip Leder,  William Dement, Noel Rose

Noel R. Rose (3 Aralık 1927 – 30 Temmuz 2020), Amerikalı bir immünolog, patolog ve moleküler mikrobiyologtu.

1950’lerde otoimmüniteye öncülük etmesiyle tanınır ve otoimmün hastalık araştırmalarının modern çağını getiren otoimmünite alanına çeşitli katkılarda bulunmuştur. Sıklıkla “Otoimmünitenin Babası” olarak anılır.

Çığır açan çalışmasından önce Rose, o zamanlar tıbbi bilginin sınırlamalarına karşı koydu. 1940’ların ortalarında Yale Üniversitesi’nde lisans eğitimine başladığında mikrobiyoloji okumak istedi, ancak konuyla ilgili sadece birkaç derse katılabildi. Bunun yerine zooloji alanında uzmanlaştı ve botanikçiler tarafından öğretilen mikrobiyoloji seçmeli dersleri aldı – o zamanlar bakterilerin büyük ölçüde bitki olduğu düşünülüyordu.

Rose, tıp fakültesine gitmeden önce doktorasını tamamlamaya karar verdi. 1948’de Pennsylvania Üniversitesi’nde mikrobiyolog Harry Morton’un laboratuvarına katıldı ve sonraki birkaç yılını frengiye neden olan bakteri olan Treponema pallidumun flagella benzeri motor yapılarını incelemekle geçirdi.

Daha sonra Rose, en önemli tıbbi keşiflerinin çoğunu yapacağı Buffalo Üniversitesi’ne tıp öğrencisi olarak kaydoldu. Tavşanlarda otoimmüniteyi ilk kez burada, çalışma arkadaşı Witebsky ile birlikte çalışarak gösterdi.

Rose, insanlardan, atlardan ve domuzlardan tiroglobulin adı verilen bir proteini açığa çıkardı, onu bir bağışıklık tepkisi oluşturmak için Freund adjuvanı adı verilen bir solüsyonla tedavi etti ve tavşanlara enjekte etti. Enjekte edilen tiroglobulin, tavşanların vücudunda bulunan proteine benzer olmasına rağmen, hayvanlar yine de koruyucu antikorlar üretti. Bu, bir bağışıklık tepkisini indükleyen adjuvan tarafından hazırlanan protein başka bir tavşandan geldiğinde ve en şaşırtıcı şekilde, protein özütlenip aynı hayvana yeniden enjekte edildiğinde bile doğruydu. Bu tavşanların tiroidlerine baktığında, vücudun kendi bağışıklık tepkisi tarafından sıklıkla hasar gördüğünü ve bazen de yok edildiğini gördü.

Stanley Cohen,  Paul Watkins,  Takou Aoyagi,  Philip Leder,  William Dement, Noel Rose

Tiroglobulin yapısı

Akran incelemesi sırasında bulguları reddedildikten sonra, Witebsky ve Rose, çalışmalarını çoğaltmaya ve iyileştirmeye kararlı bir şekilde insanlarda otoimmüniteyi incelemeye başladılar. Tanımlanabilir bir nedeni olmayan yaygın bir tiroid hastalığı olan Hashimoto hastalığına odaklandılar ve hastalardan alınan serumun, tavşanlarda gördükleri tiroglobuline maruz kaldıklarında aynı tip antikorları geliştirdiğini gösterdiler. Rose, The Scientist’e verdiği demeçte,

“Devam ettik ve bu aynı yıkımın insanlar için de geçerli olduğunu ve bir organı aynı türden belirli bir antijenle aşılayarak bir organda hastalık oluşturabileceğinizi gösterdik” dedi. Ve bu otoimmüniteydi.

Rose, korku ototoksisitesi fikrini altüst ederek, çalışmanın “duvarlardan dışarı çıktığını” ve sonraki birkaç on yılını otoimmün hastalıkları araştırmak için harcadığını söylüyor. 1964 yılında MD ile mezun oldu ve Buffalo Üniversitesi’nde kaldı. Johns Hopkins Üniversitesi’nin, kariyerinin sonunda onu götüreceği bir anma sayfasına göre, Buffalo’daki laboratuvarı, insan kromozomu altı (Chro6) ile yakından bağlantılı olan ana histo-uyumluluk kompleksi için genlerin olduğunu gösteren ilk kişi oldu. İnsan kromozomu altı ile yakından bağlantılı, otoimmün hastalık riskini belirleyen birincil genleri içerir.

Rose laboratuvarını 1973’te Wayne State Üniversitesi’ne taşıdı ve burada neredeyse on yıl kaldı ve sonunda 1981’de Johns Hopkins’te Bloomberg Halk Sağlığı Okulu’ndaki bir pozisyonu kabul etti. Orada Rose, hastalığı tetikleyebilecek çevresel koşullara odaklandı. Rose, birçok hastalıkta The Scientist’e şunları söyledi:

“Genetik her zaman riskin yarısından azdı. Çevreden bir şeyin işin içinde olması gerektiğini düşündük.”

Daha sonraki çalışmaları kalp kası iltihabı olan miyokardite odaklandı ve Rose ölümüne kadar çalışmaya devam etti. Büyük verilerin ortaya çıkmasında ve mümkün olan en iyi tedavileri ve önleyicileri belirlemek için yüzlerce veya binlerce hastayı analiz etmek için kullanma konusunda büyük umutlar buldu. Rose, The Scientist’e yaptığı bir demeçte

“Yapmak istediğimiz şey, tren kazasından en başından kaçınmak ve bence bunu yapmaya başlayabiliriz” dedi.

1 Beğen

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir