Sonsuzluk ve Ötesine Gidenler – I

Sonsuzluk ve Ötesine Gidenler – I

Sonsuzluk ve Ötesine Gidenler – I

2020 yılında hayatını kaybetmiş, bilime katkısı olan, belki de hayatlarını adamış, en özel anlarından fedakarlıklarda bulunmuş, ismi geçen ve unuttuğumuz tüm bilim insanlarımızı saygıyla ve büyük minnetle anıyoruz. Dileriz ki bizler bu büyük yapbozun parçalarını tamamlayacak insanlar olacağız. Bilim için çalışıyor ve üretiyoruz. Sizler de bu önemli isimleri tanır, çalışmalarına göz atmak isterseniz, onlardan bahsetmekten memnuniyet duyacağız.

“Meselâ, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,

Yahut kocaman gözlüklerin,

Beyaz gömleğinle bir laboratuvarda

İnsanlar için ölebileceksin,

Hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,

Hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,

Hem de en güzel en gerçek şeyin

Yaşamak olduğunu bildiğin halde.”

Nazım Hikmet Ran

Tomisaku Kawasaki

Japon pediatrist Dr. Tomisaku Kawasaki 1925 yılında Tokyo’da doğmuştur. 7 çocuğu olan çiftçi bir ailenin en küçük çocuğudur. Annesi oğlunun tarım okumasını isterken babası Kawasaki’yi doktor olması için cesaretlendirir. Tıp Fakültesinden mezun olduktan sonra yine Tokyo’da bir hastahane de pediatri bölümünde çalışmaya başlamıştır. Profesörlerinden yeterince zeki olmadığına dair sözler işiten Dr. Kawasaki 1961 yılında 4 yaşındaki ilk hastasına tanı koymuştur ki o bağışıklık hastalığına daha sonra Kawasaki ismini verecektir. İki yıl üst üste aynı rahatsızlıktan muzdarip hastalar ile karşılan Dr. Kawasaki 2007 The Japan Times dergisindeki röportajında şöyle belirtmiş:

“Hiçbir tıp ders kitabında olmayan iki vaka gördüğümü fark ettim.”

İlk başlarda isimsiz olan bu hastalık, 1978 yılında 50 vaka sonrasında Dr. Kawasaki’nin ismini almış ve bu durum Japonya’nın dört bir yanındaki doktorlar arasında büyük bir tepki ile karşılanmıştır.

Peki nedir bu Kawasaki hastalığı?

Hastalık en sık 5 yaşın altındaki çocukları etkiler ve yüksek ateş, deri döküntüleri, göz beyazlarında tahriş ve kızarıklık, şişmiş bir dil gibi semptomlarla karakterize edilir. Kalbe giden kan akışını sınırlayabilir ve miyokard enfarktüsünün yanı sıra damar iltihabına da neden olabilir.

Tüm veriler hastalığın genetik olarak yatkın bireylerde meydana geldiğini gösterse bile, etiyoloji belirsizliğini koruyor. Kawasaki hastalığı genetik yatkınlık, doğuştan gelen bağışıklık tepkisi ile ilişkili genleri güçlü bir şekilde içerir. IgA’nın artan bağırsak geçirgenliği, endotel hücre hasarında bol miktarda mevcut oldukları için koroner lezyonların gelişiminde kritik bir rol oynayabilir.

Kawasaki hastalığı artık dünya çapında yayılmıştır ve insidansı Asya ve Hawaii’de yaygın olmasına rağmen, tüm ülkelerde artmaktadır. Kardiyak komplikasyonlarla zenginleştirilmiş olsa bile, klinik teşhisi, Tomisaku Kawasaki’nin yaptığı açıklamaya hala tam olarak uyuyor, ancak eksik ve atipik sunumların sıklığı nedeniyle hastalığın erken döneminde bunu doğrulamak zor. Kalp komplikasyonlarının insidansını %25’ten %5’e düşürmede intravenöz immünoglobulinlerin etkinliğinin gösterilmesi, hastaların büyük çoğunluğu için önemli bir terapötik ilerleme olmuştur.

COVID-19 pandemisi sonrası, semptomların benzerliği nedeniyle Kawasaki hastalığı medya tarafından sıkça dile getirilmeye başlanıldı. Şimdilerde iyi bilinen pediatrik inflamatuar çoklu sistem sendromu (PIMS), Kawasaki hastalığının Still hastalığı ve makrofaj aktivasyon sendromu gibi bir sitokin fırtınası dahil olmak üzere diğer hiperinflamatuar durumlarla örtüşen bir sendrom olabileceğini daha da belirgin hale getirmiştir. Bu tesadüfi birliktelik, patofizyolojisinin büyük ölçüde daha iyi anlaşılmasına izin verecek ve terapötik yönetiminin ilerlemesine yardımcı olacaktır.

Tomisaku Kawasaki 95 yaşındayken 5 Haziran 2020’de Tokyo’da hayata gözlerini yummuştur. Hiçbir zaman hakkında fazla konuşulmamış, ancak her uzmanlık alanından çocuk doktorlarını bir araya getiren, keskin gözlü ve sempatik bir çocuk doktoru olarak hafızalara kazınmıştır.

Flossie Wong-Staal

Çin-Amerikan asıllı moleküler biyolog ve virolog Flossie Wong-Staal 1947’de Çin’de doğmuştur. Eğitim hayatının ilk yıllarında parlak gelecek vadeden Wong-Staal, öğretmenlerinin teşfiği ile ilgi odağını bilime çevirir. Ailesinde çalışma hayatına atılan ve yurt dışına eğitime giden ilk kadın olan Wong-Staal, ebeveynlerinin desteği ile akademik hayatına ilk adımını atar. Asıl adı Yee Ching Wong olan başarılı virolog okulundaki öğretmenlerin kendisine İngilizce bir isim kullanmasını önermesi üzerine ismini Flossie Wong-Staal olarak değiştirmiştir. Babası, o dönemlerde yaşadıkları bölgeyi vuran bir tayfunun ardından Flossie ismini önermiştir. Başlarda bilimle ilgilenmeyen Wong-Staal, 18 yaşındayken yıl 1965te California Üniversitesi’nde bakteriyoloji lisans eğitimi almaya başlamış ve biyolojiyi çok sevmiştir. 1972’de UCLA’dan moleküler biyoloji alanında doktora yapmış, doktora sonrası çalışmaları için de San Diego’daki California Üniversitesi’ne gitmiş ve burada büyük işler başarmıştır.

NIH’deki HIV çalışmaları

1973 yılında Flossie’nin eşi Dr. Stephen Staal (M.D) Ulusal Sağlık Enstitüleri’ne (NIH) atandı. Aynı yıl Flossie birkaç laboratuvara başvurdu ve Ulusal Kanser Enstitüsü’nde (NCI) Dr. Robert Gallo’ya doktora sonrası araştırmacı olarak çalışmak üzere Bethesda, Maryland’e taşındı. R. Gallo dikkate değer bir keşifler dizisinin zirvesindeydi. AIDS araştırmasında öncü olan Robert Gallo  ile  retrovirüsler  üzerinde  çalışan  Wong-Staal AIDS’in nedenini araştırmak istedi ve ikili bilgilerini birleştirdi. Flossie, Ph.D. UCLA’dan moleküler  biyolojide, Robert Gallo’nun tıbbi temelli bilimsel sezgisinin ideal bir tamamlayıcısı oldu ve bu ikili 20 yıl boyunca 100’den  fazla dergi makalesinin ortak yazarlığını yaptı.

Flossie’nin Gallo laboratuvarındaki ilk büyük başarısı bir insan retrovirüsü olan insan T-lenfotropik virüsünün (HTLV) kansere neden olabileceğine dair kesin kanıt bulmasıdır. Araştırma, insan retrovirüslerinin kanserojen olabileceği davasını mühürledi ve diğer araştırmacıların ilgi odağı oldu.

Flossie 1978’de NCI’deki Tümör Hücre Biyolojisi Laboratuvarı’nda kıdemli araştırmacı olmasının ardından insan sistemine nihai uygulama için model olarak primat retrovirüslerini araştırmaya başladı.

1981’de bu retrovirüs çalışmaları birçok araştırmacının dikkatini çekmeye başladı. Dr. Michael Gottlieb (MD), erkek eşcinsel popülasyon arasında, 1982’de edinilmiş immün  yetmezlik  sendromu  olan  AIDS’i  “potansiyel olarak bulaşabilen bir bağışıklık yetmezliği” olarak tanımladı.  Flossie,  Hematopoitik  Hücrelerin  Moleküler Genetiği Bölümünün Şefi olmuştu ve ekibi ile HIV’in genetik karmaşıklığını incelemeye odaklandı. İlginç bir   şekilde, bu, biyogüvenlik endişelerinin o kadar yüksek olmadığı bir dönemdi. Genel olarak, aseptik teknik doku kültürü prosedürleri kullanıldı.  Flossie’nin  laboratuvarı  moleküler  bir  laboratuvar  olduğundan, deneyler kan/doku örnekleriyle değil, çıplak DNA/RNA ile yapılıyordu.

1983 yılında, Fransa’da Luc Montagnier ile eş zamanlı olarak, Wong-Staal ve meslektaşları, AIDS’e neden olan virüs olan HIV’i keşfettiler.

1984’te Flossie’nin grubu, HIV’i klonlayan, virüsün genetik haritalamasını tamamlayan ve genlerinin işlevini belirleyen ilk gruptu. HIV’in genetik çeşitliliğinin, bağışıklık sisteminden kaçmasına izin verdiğini keşfettiler. Bu, kendisi ve ekibi için, Dr. Luc Montagnier ile eş zamanlı olarak HIV’in AIDS’in nedeni olduğunu kanıtlamada önemli bir adımdı. Bu araştırma, HIV varlığını tespit etmek için kan testlerinin geliştirilmesine yardımcı oldu.

Enfekte bireyler arasında HIV’deki varyasyonların moleküler kanıtı, temel olacak bir gerçeğe yol açtı:

HIV, bağışıklık baskılarına yanıt olarak sürekli mutasyona uğrar, bu nedenle virüsün her izolasyonu farklı virüs klonları ile sonuçlanır.

Flossie, Ekim 1990’da The Scientist’teki bir makaleye  göre,  yaklaşık  7.800  alıntıyla  1980’lerin  en  çok alıntılanan kadın bilim insanı olmuştur. Wong-Staal U.C.’ye döner ve araştırmalarına yeni açılan AIDS Araştırma Merkezi’nde devam eder. Kısa süre içerisinde merkezin başkanı olan Wong-Staal, 2002’de Immusol şirketinde Genomics’in başkan yardımcısı ve baş bilim sorumlusu olur. Hepatit C (HCV) için geliştirilmiş ilaçlara duyulan ihtiyacı fark eder ve Immusol’ü bir HCV terapötik odağına alır. Aynı yıl Discover, Wong-Staal’ı en olağanüstü elli kadın bilim insanlarından biri olarak seçmiştir.

2007’de Daily Telegraph, Dr. Wong-Staal’ı “Yaşayan En İyi 100 Dahi” arasında 32. sırada ilan etti.

Bilime yaptığı katkılardan dolayı Bilimsel Bilgi Enstitüsü, Wong-Staal’ı 1980’lerin en iyi kadın bilim insanı olarak adlandırdı.

“Bir doktora sonrası olarak geldi ve şimdiye kadar gördüğüm en iyisiydi – öncesinde, sırasında veya sonrasında. Daha keskin olmam gereken şeylerde gerçekten keskindi. Her gün konuşuyorduk.” — Robert Gallo

Flossie risk almaya ve cüretkar hipotezler önermeye istekliydi. Her zaman bilgisini genişletiyor ve araştırmalarını ileriye taşıyordu. Bu zihniyet, laboratuvar çalışmasının ötesine geçti. Bir toplantıda dinleyicilere standart slaytlar yerine kızından öğrendiği PowerPoint programıyla, işine son derece özen göstererek sunumunu yaptı. Bir sonraki toplantıda herkes PowerPoint kullanıyordu.

Rekabetçi ve inatçı olan Flossie, gücü, zekası, nezaketi ve zarafeti ile erkek egemen bilim dünyasında kendine has bir tavır aldı ve saygı kazandı. Flossie 2020 yılında bu hayattan ayrıldı fakat meslektaşlarına rol model olan ve gelecek nesil bilim insanlarına ilham vermeye devam edecek olan etkili bir araştırmacı olarak hafızalara kazındı.

Eğer akıllıysanız, bilime girmelisiniz. Yani, neredeyse size bilime girmeniz gerektiği söylenmiş gibi. İnsanlar genellikle bunu bir onur ve ayrıcalık olduğunu düşündükleri için kabul ederler. Fakat neredeyse varsayılan olarak bilim yoluna yönlendirildiğimi söyleyebilirim. Tabii ki asla pişman olmadım. Bilimden hoşlanıyorum ve yaptığım şeyden çok mutluyum.” — Flossie Wong-Staal

Mary Fowkes

1 Kasım 1954’te Clayton, NY, ABD doğumlu olan Mary E. Fowkes Clayton 15 Kasım 2020’de Katonah, NY, ABD’de 66 yaşında kalp krizi geçirmiş ve hayatını kaybetmiştir.

Lisans derecesini SUNY Çevre Bilimleri ve Ormancılık Koleji’nde (ESF) almış, 1977’de MD ve 1999’da Doktora derecelerini SUNY Upstate Medical University’de tamamlamıştır. Boston’da Harvard Üniversitesi Beth Israel Deaconess Medical Center’da eğitim alan Fowkes, kariyerine Nöropatoloji ve Adli Patoloji alanında kurul sertifikası aldığı New York City’de devam etmiştir. Daha sonra Mount Sinai’deki Icahn Tıp Okulu’nda Patoloji Profesörü ve Nöropatoloji ve Otopsi Hizmetleri Direktörü olmuştur. Dr. Fowkes aynı zamanda Amerikan Patologlar Koleji’nin Valisi, New York Eyalet Patologlar Derneği’nin başkanı ve SUNY ESF’de Çevre ve Orman Biyolojisi alanında seçkin bir mezun ve yardımcı profesördü.

Dr. Fowkes, büyükbabası ve büyük büyükbabasının çalışmalarından dolayı tıp bilimine tutkuluydu ve COVID-19 hakkında yeni araştırmalara öncülük ediyor, otopsiler yoluyla bilimsel keşifleri savunuyordu. Laboratuvarda mikroskop başında olmadığı zamanlarda, ailesi ve meslektaşları ile turta ve taze ekmek pişirmeyi severdi.

Ayrıca kendini hayvan sevgisine adamıştı. Kanada, Ontario’daki Sharbot Gölü’ne bakan kulübesinde ailesi ve arkadaşlarıyla vakit geçirmekten büyük keyif alırdı.

COVID-19 pandemisinin başlarında, klinisyenler kafa karışıklığı, nöbetler ile tat ve koku kaybı olan hastaları bildirmeye başladığında, Mount Icahn Tıp Okulu’nda Patoloji Profesörü ve Nöropatoloji ve Otopsi Hizmetleri Direktörü Mary Fowkes COVID-19 üzerine çalışmak istedi. BBC’nin Science in Action programında açıkladığı gibi, COVID-19’dan ölen hastaların beyinlerini incelemeye karar verdi ve “bazı kan damarlarının çevresinde küçük felçler, mikrotrombüs ve çok küçük kronik inflamasyonlar” tespit etti. Ayrıca virüsün beynin endotel hücrelerine girdiğine dair kanıtlar buldu.

“Bu çalışmaların tümü, başlangıçta solunum yolu hastalığı olarak tanımlanan şeyin diğer hücre tiplerini etkileyen çok daha karmaşık bir hastalık olduğunu anlamak için kritik öneme sahipti.”

Bu çalışmalar, COVID-19 hastaları için pıhtılaşma önleyici stratejiler üzerine bir klinik deneme de dahil olmak üzere yeni tür klinik müdahalelere yol açtı. Mount Sinai Patoloji Bölümü’nde Doçent olan Clare Bryce, COVID-19 hastalarının otopsilerinde Fowkes ile yakın bir şekilde çalıştı ve Fowkes için şunları söyledi:

“Beyni güvenli bir şekilde çıkarma sürecini başlattı ve insanların bunları bilmesini sağlamak için bu bulguları ortaya çıkarmaya hevesliydi.”

Fowkes’ın COVID-19 üzerindeki çalışması, otopsisinin daha geniş önemini kabul ettiğinin altını çizdi.

“Ceza adaleti, halk sağlığı, tüketici güvenliği komisyonları için ne kadar önemli olduğunu anladı. Otopsinin o kadar çok etkisi var ki ve o bunu tüm perspektiflerden gördü”New York Şehri Baş Tıbbi Denetçisi olan Barbara Sampson.

Fowkes, Philadelphia’daki Hahnemann Üniversitesi’nden doktor asistanı olarak mezun olmadan önce lisans yıllarında ormancılık ve zooloji okudu. 1999’da Syracuse’daki State University of New York Sağlık Bilimleri Merkezi’nden anatomi ve hücre biyolojisi alanında birleşik tıp diploması ve doktora derecesi aldı. Boston’daki Beth Israel Deaconess Tıp Merkezi’nde patoloji ihtisasını ve nöropatoloji bursunu aldıktan sonra New York Üniversitesi Tıp Merkezi’nde, New York’un Baş Tıbbi Muayenehanesi’nde adli patoloji bursunu kazandı.

” Nöropatoloji anlayışınızı genişletmek için harika bir yer.”

Fowkes, ISMMS’e 2006 yılında Yardımcı Doçent olarak katıldı. Amerikan Patologlar Koleji’ne yaptığı açıklamada, “Hastalarla tanı konusunda doğrudan tartışmalar, yanlış bilgilerin bulaşmasını önler ve tıbbi hata riskini azaltır” dedi. Cordon-Cardo, Fowkes’in Sina Dağı’nda hızlı otopsilerin başlatılmasına da yardımcı olduğunu ve ölmekte olan hastaların ailelerine otopsilerin tıbbi bilgiyi geliştirmedeki önemini açıklayan ve onları prosedür için izin vermeye teşvik eden yeni bir pozisyon, otopsi irtibat görevlilerinin oluşturulmasına yardımcı olduğunu söyledi.

Fowkes, nöropatoloji hizmetlerinin sadece çalışkan ve organize bir lideri olmakla kalmadı, aynı zamanda bölümdeki genç doktorlar için bir akıl hocasıydı. ISMMS’de Patoloji Doçenti Nadejda Tsankova, “Gerçekten çok özveriliydi, başkalarını düşündü ve tutkularını belirlemelerine ve sürdürmelerine yardımcı oldu” dedi. Bu, Tsankova’nın moleküler nöropatolojideki araştırma programını finanse etmesi ve geliştirmesi için zaman kazanmak için daha fazla klinik çalışma üstlenmesini içeriyordu. Fowkes ayrıca hastane çalışanları için “sağlık günleri” olarak adlandırdığı etkinlikler ve bölge sakinleri için yıllık balık tutma gezileri düzenledi.

Fowkes kısa süre önce CBS televizyon programı “60 Dakika”da 22 Kasım’da yayınlanan ve COVID-19’un uzun vadeli etkileri ve verdiği zararlar hakkında bir bölüm için yer aldı. Gösteri için muhabir Anderson Cooper tarafından 30 Ekim’de röportaj yaptı.

Fowkes, Cooper’a bir röportajda “Akciğerlerde, kalpte, beyinde, böbrekte, karaciğerde hasar var” dedi. “Akciğerlerde, kalpte, karaciğerde küçük ve çok mikroskobik kan pıhtıları ve beyinde önemli kan pıhtıları gördük.”

İlk önce doğada solunum yolu olduğuna inanılan bir hastalık için, yaygın hasarı görmeyi beklemiyordu. Fowkes, “Hayır, hiç de değil,” dedi. “Kimse böyle görmedi.”

Bulguları, hastaları tedavi etmek için daha yüksek dozlarda kan sulandırıcıların başarılı bir şekilde kullanılmasına yol açtı ve bazı durumlarda gözle görülür bir iyileşme sağladı.

Mary E. Fowkes Clayton Kasım 2020’de 66 yaşında kalp krizi geçirmiş ve hayatını kaybetmiştir ancak nöropatoloji dünyasındaki katkıları ve başarıları hala konuşulmaktadır.

Jeff McKnight

1984 yılında New Jersey’de doğan McKnight, lisans eğitimi için Pennsylvania’daki Bucknell Üniversitesi’ne gitmiş ve burada biyokimya okumuştur.

McKnight daha sonra, kromatinin moleküler temellerini incelemeye başladığı Johns Hopkins Üniversitesi’nde doktorasını tamamlamıştır. Tez araştırmasında kromatin yeniden modelleme geni CHD1‘in alanlarına odaklanmıştır. CHD genleri, kromatin yapısını değiştirerek gen ekspresyonunu değiştirir, hücredeki transkripsiyonel makineler ile kromatini erişim için açar. Ayrıca bu genlerdeki bozulmalar şizofreni ve kanser gibi hastalıklarla ilişkilendirilmiştir. Doktora tez araştırması ve insanlarda tedavi geliştirme arzusu ile McKnight, 2012 yılında Seattle’daki Fred Hutchinson Kanser Araştırma Merkezi’nde Lösemi ve Lenfoma Derneği üyesi olarak bir doktora sonrası çalışmalarını yapmıştır. Orada, epigenetik değişikliklerin kromatinin yapısını nasıl değiştirebileceğini incelemiş ve model organizma olan Saccharomyces cerevisiae‘de kromatini kasıtlı olarak yeniden düzenlemeye çalışmaya başlamıştır.

Oregon Üniversitesi’ne geldiğinde McKnight, 250’den fazla başvuru arasından seçilen yeni Genom İşlevi Merkezi için bir işe alım grubunun ilkiydi. Üniversite dekanı Scott Coltrane, McKnight’ın işe alındığını duyuran makalede, “Jeffrey McKnight, çekmek istediğimiz türden bir yeteneği temsil ediyor,” dedi.

2016 yılında Oregon Üniversitesi’ne öğretim üyesi olarak katıldığında McKnight, hastalık için tedaviler geliştirmek amacıyla geliştirdiği bir teknik olan kromatin yapısını kasıtlı olarak manipüle edebilen dünyadaki tek araştırmacılardan biriydi. McKnight, 2016 tarihli bir makalesinde, “Gerçek rüya, bu stratejinin bir gün insanlarda kanserin ilerlemesine yol açan bazı mekanizmaların düzeltilmesine veya kapatılmasına yardımcı olmak için uygulanabileceğidir” demiştir. McKnight replikasyon ve gen ekspresyonu için DNA’ya ne zaman ve nasıl erişilebileceğini kontrol eden, histon adı verilen protein çekirdeklerinin etrafına sarılmış DNA ipliklerinden oluşan bir kompleks olan kromatinin yapısını inceleyen çalışmalarıyla tanınıyordu.

Oregon Üniversitesi’nden moleküler biyolog ve McKnight’ın meslektaşı olan David Garcia, The Scientist’e şunları söyledi:

“Pek çok bilim insanı gibi o da hayata ve işlerin nasıl yürüdüğüne dair doğal bir meraka sahipti. Yaptığı şey konusunda gerçekten tutkuluydu ve gerçekten çok çalıştı.

Son birkaç yıldaki çalışmalarının çoğunda McKnight, kromatin hakkındaki temel biyolojik soruları yanıtlamaya çalıştı ve araştırmasını desteklemek için Ulusal Sağlık Enstitüleri için hibe parası aldı. Daha yakın tarihli çalışmalarının bir kısmında, kromatin yeniden modelleme proteinlerinin yüksek özgüllükle belirli dizilerde yuva bulma yeteneğini daha iyi anlamaya odaklandı ve McKnight bu proteinleri tasarlamaya devam etti.

2020’nin başlarında, Garcia ve McKnight, koronavirüs pandemisi vurduğunda bir genom işlevi bilimsel sempozyumu düzenlemek için birlikte çalışıyorlardı. Kısa bir süre sonra McKnight hastalandı ve semptomlarından COVID-19’un sorumlu olduğu görüldü. Birkaç test negatif çıktıktan sonra McKnight’a 2020 Mart ayında hepatosplenik T hücreli lenfoma teşhisi kondu. Hastalığının tedavisi, sigortasıyla ilgili zorluklar ve günden güne zihinsel ve fiziksel görünümü nedeniyle çektiği zorluklar arttı.

Teşhisi ile ölümü arasındaki aylarda, McKnight tedavi için Seattle’a gitti ve karısı araştırma laboratuvarını yönetmeye devam etti. Kan nakli, kemoterapi, kemik iliği biyopsileri ve diğer ağrılı tedaviler görmesine rağmen, öğrencilerini ve meslektaşlarını yeni makalelerin yayınlanması, yeni hibelerin duyurulması, araştırma programlarına kabul edilmesi ve sosyal medyada diğer başarıları konusunda teşvik etmeye devam etti.

McKnight bir GoFundMe kampanyasında eşi Laura ve kızı için bağış rica etti. Kendisi hastalığı nedeniyle işini kaybedecekti, laboratuvarı birinin yönetmesi gerekiyordu, aynı zamanda ailesine finansal olarak yardım lazımdı. Hastalığını kronikleştirmesi ile bağış kampanyası büyük bir destekle karşılandı. Bazı insanlar ölümünü hazırlar, bazıları vasiyetname yazar, bazıları da geride kalan ailesini düşünür. McKnight ailesini ve gece gündüz çalıştığı araştırmasının zorluk çekmesini istemedi.

Columbia Üniversitesi’nden bir sinirbilimci olan Bianca Jones Marlin, yaklaşık 2.000 yorum alan bağış mesajına yanıt olarak söyledi.

“Dünyayla bilinmeyen bir şeyi paylaştığınız için teşekkür ederiz. Seninle hiç tanışmadım, ama varlığından etkilendim. Size ve ailenize sağlık dilerim”

Eski IMB Direktörü Bruce Bowerman’ın sözleriyle, “Jeff burada bu ruhu sürdürmek için çok şey yaptı ve yokluğunda bile yapmaya devam edecek. Jeff hem olağanüstü bir bilim insanı hem de dikkate değer derecede zarif ve merhametli bir iş arkadaşı olduğu için dikkate değerdi. “

Ölümünden çok kısa süre önce Hayat kısa, güzel günlerinizin tadını çıkarın. Ailene sarıl. İlginizi çekmeyen şeylerle vakit kaybetmeyin,” diye yazdı McKnight, yazılarından birinde. “Birbirinizi sevin. Birbirinizi affedin. Hayatınızda bir denge bulun ve onu koruyun.”

UO’nun doğa bilimleri bölümü dekanı Hal Sadofsky, McKnight’ın yalnızca kendi araştırmasını ilerletmekle değil, aynı zamanda çevresindeki diğerlerine danışmanlık yapmakla ve UO’daki bir bilim adamları topluluğunun parçası olmakla ilgilendiğini söyledi. Sadofsky, “Jeff, parlak bilim adamının inanılmaz bir kombinasyonuydu, aynı zamanda inanılmaz derecede cömert ve dışa dönük bir insandı” dedi. “Yardımcı doçentlere danışmanlık yaparken, işinizin nasıl kendi araştırmanıza odaklandığından bahsediyoruz. Jeff bunu yapıyordu ama aynı zamanda diğer genç bilim adamlarına yardım etmeye de odaklanmıştı.

Oregon Üniversitesi’nde hücrelerin DNA’larını nasıl paketleyip koruduğuyla ilgilenen moleküler biyolog Jeff McKnight, lenfoma ile kısa bir savaştan sonra 4 Ekim’de 36 yaşındayken hayata gözlerini yummuştur.

Wendy Havran

Havran, 1 Eylül 1955’te Houston, Teksas’ta doğdu. Annesi ilkokul öğretmeni, babası mühendisti. Lisans eğitimine 1973 yılında Duke Üniversitesi’nde tıp pratiği yapma arzusuyla başladı. Hematolog Gerald Logue’un yanında araştırmaya başladığı ikinci sınıfta iken bu yoldan sapmaya başladı. 1977’de mezun olduktan sonra laboratuvar teknisyeni olarak çalışırken, onu immünolojiyle tanıştıran o zamanki Duke profesörü John Cambier ile tanıştı. Kariyerini nasıl geçirmek istediğini anında anladı.

“Bağışıklık sisteminin nasıl çalıştığını anlamak istedim.”

Doktorasını Chicago Üniversitesi’nde bir T hücresi immünoloji laboratuvarında çalışarak sürdürdü. Laboratuvar, kültürde hayatta kalabilen ve çoğalabilen T hücrelerini izole edebilen ve klonlayabilen ilk laboratuvar olduğu için monoklonal antikorlar oluşturma konusunda bilgili oldu.

Havran, kariyeri boyunca araştırmalarını T hücreleri üzerine yoğunlaştırdı. Havran, yüksek lisans eğitimini Chicago Üniversitesi’nde Dr. Frank Fitch’in laboratuvarında tamamlamış ve burada CD8 T hücrelerinin hasarlı

veya kanserli hücrelere yönelik sitolitik aktivitesinin T hücre reseptörüne (TCR) antijen bağlanmasına bağlı olduğunu göstermiştir.

Wendy, 1989’da prestijli Lucille P. Markey Bursunu aldı ve 1991’de Scripps Araştırma Enstitüsü’ne taşındı, burada kendi araştırma grubunu kurdu. Programda geçirdiği dört yılın ardından tezini savunan Havran, gama ve delta T hücre reseptör zincirlerine sahip geleneksel olmayan T hücrelerinin bir alt grubu olan gama-delta T hücreleri üzerinde çalışmak için Berkeley’deki California Üniversitesi, James Allison’ın laboratuvarına geçti. O dönemde kayda değer bir makale yayınladı. 1990’da yayınlanan ve ilk kez dalak ve lenf düğümleri gibi alanlarda gama-delta T hücrelerinin az olduğunu, ancak deri ve bağırsakları oluşturan epitel dokusunda bol miktarda bulunduğunu gösteren bir makaleydi.

Havran, The Scientist’e

“Dermatologlar deride T hücresi olmadığına ikna oldular, bu nedenle bu bulgu çok beklenmedikti”

“Bu hücreler benzersizdi çünkü T hücreleri tipik olarak her biri benzersiz bir antijeni tanıyan benzersiz bir T hücresi reseptörü ifade ediyor, ancak bu hücrelerin hepsi aynı T hücresi reseptörünü ifade ediyordu, yani temelde klonlardı.”

Havran’ın kendi laboratuvarını kurma zamanı geldiğinde, gama-delta T hücre araştırmalarına Scripps’te devam etti. Bu hücrelerin yara iyileşmesine katkıda bulunduğuna dair kanıtlar buldu. Daha sonraki çalışmalarında bu hücrelerin bağırsaklarda doku onarımına da yardımcı olduklarını bulacaktı. Yayınladığı son makale Nature Immunology’de yer aldı ve gama-delta T hücrelerinin ve immünoglobulinlerin hasarlı epitel dokusunu iyileştirerek tümörleri baskılamak için nasıl uyum içinde çalıştığını açıkladı. Wendy’nin Scripps’te yaptığı araştırma, DETC işlevini derinlemesine tanımladı ve insan derisindeki benzer popülasyonları daha da keşfetti. Wendy, bu ve sonraki çalışmalar aracılığıyla, bu epitelyal yerleşik γδ T hücrelerinin homeostaz sırasında ve doku onarımında oynadıkları seminal rolü tanımladı. Wendy, bu onarım süreçlerini yönlendiren moleküler etkileşimleri karakterize etmeye devam etti ve odağını bu hücrelerin kanserde oynadığı role çevirdi. Kariyeri boyunca, Wendy’nin çalışmaları her zaman dikkatli bir şekilde yapıldı, doğası gereği eksiksiz, mantıklı ve o kadar ayrıntılıydı ki en prestijli dergilerden bazılarında yayınlandı.

Sakin ama kararlı liderlik tarzı, onu her türlü program ve komite için “başarılı” kişi yaptı. Scripps yüksek lisans programında dekan yardımcısıydı. Ulusal ve uluslararası konferanslar kurdu ve yürüttü, önde gelen dergilerin yayın kurulunda görev yaptı ve Amerikan İmmünologlar Derneği için çok sayıda komite üyesiydi. “Yapabiliriz!” demekten çekinmeyen bir liderdi. Scripps’teki meslektaşlarına her yıl Lösemi ve Lenfoma Derneği için turlar atmaları, Uluslararası γδ T Hücre Konferansı için sandviçler ve kurabiyeler almaları ve eğitim amaçlı seminerler vermek üzere güney Kaliforniya’nın her yerine arabayla gitmeleri için ilham verdi. Bu nedenle Scripps Research tarafından akıl hocalığı, Lösemi ve Lenfoma Derneği tarafından bağış toplama ve Amerikan İmmünologlar Derneği tarafından üstün hizmet için onurlandırıldı.

Wendy bu ödülleri alırken son derece alçakgönüllüydü ve diğerlerinin, özellikle de öğrencileri ve doktora sonrası öğrencilerinin başarılarını kutlamaktan çok daha fazla keyif aldı. Kutlama yemekleri veya pastalar düzenlerdi ve laboratuvar ailesinin her başarısını başkalarına bildirme fırsatını asla kaçırmazdı. Son zamanlarda, en çok gurur duyduğu an, doktora sonrası akıl hocası Jim Allison’ın Nobel Ödülü’nü almasını izlemekti.

Wendy’nin tutkularından biri, hem laboratuvarının içinde hem de dışında bilimde kadınlara yardım etmek ve onları teşvik etmekti. Scripps’te geçirdiği süre boyunca laboratuvarında çalışan 40 kadın bilim insanı vardı ve bu kadınların çoğu akademi, endüstri ve sağlık hizmetlerinde liderlik rollerine gitti. Wendy, laboratuvarındaki kursiyerlere her zaman, ister belirli bir spor veya hobi olsun, ister bir aile yetiştirme olsun, bilimsel kariyerlerinden fedakarlık etmek zorunda kalmadan, laboratuar dışında bir ilgi veya tutkunun peşinden gitme fırsatı verdi. Wendy’nin laboratuvarındaki kadınlardan dördünün aynı anda hamile olduğu bir zaman vardı.

Şanssız kaderine yas tutmak yerine konferanslarda, laboratuvarının o yıl çok verimli olduğunu ve bilimden bahsetmediğini söyleyerek kutladı. Esnek bir çalışma programına açık olması, stajyerlerinin hem zaman hem de insan yönetiminde başarılı olmalarını ve etkili olmayı öğrenmelerini sağladı.

Kendini laboratuvarındaki çalışmalara adamış olmasının yanı sıra Havran, geleceği parlak bilim insanlarına rehberlik etme konusunda tutkuluydu ve 2018’de Scripps Research Üstün Mentor Ödülü’ne layık görüldü.

Skaggs Kimya ve Biyoloji Bilimleri Enstitüsü’nün dekan yardımcılığını da yapan Havran, 1991 yılında prestijli Lucille P. Markey Scholar Biyomedikal Bilimi bursunu kazandıktan sonra Scripps Research’e katıldı. Yara iyileşmesinde kilit rol oynayan bağışıklık hücreleri olan gama-delta T hücreleri alanında öncüydü ve bu, kendisinin ve meslektaşlarının cilt ve bağırsaklar için tıbbi tedavilere dönüştürmek için çalıştıkları birkaç büyük keşifle sonuçlandı.

Hawaii’deki IMMUNOLOGY2020’de bir AAI Seçkin Dersi sunmak üzere seçildi ve geçmiş AAI toplantılarında davetli büyük sempozyum başkanı ve konuşmacısı ve Özet Programlama Başkanı olarak görev yaptı.

Scripps Research’te Profesör ve Lisansüstü Çalışmalar Dekan Yardımcısı Wendy Havran, 20 Ocak 2020’de kalp krizi geçirdikten sonra vefat etti. 64 yaşındaydı. Wendy, γδ T hücre biyolojisi alanında bir dünya lideriydi. Bugün γδ T hücreleri hakkında bildiklerimizin çoğu, doğrudan veya dolaylı olarak Wendy’nin öncü çalışmalarının bir sonucudur. Dünyanın her yerindeki ailesi, arkadaşları ve meslektaşları tarafından çok özlenecek ve nezaketi ve cömert ruhuyla sonsuza dek hatırlanacaktır.

Scripps Research Araştırma ve Akademik İşler Başkan Yardımcısı Doktora Jamie Williamson, Tüm Scripps Araştırma topluluğu bu trajik kayıp karşısında şaşkına döndü ve üzüldü” dedi. “Wendy sadece immünoloji ve yara iyileşmesi alanına önemli katkılarda bulunmadı, aynı zamanda yaklaşık otuz yıla yayılan coşkulu akıl hocalığıyla sayısız Scripps Research lisansüstü öğrencisine ve doktora sonrası öğrencisine ilham verdi.”

James Taylor

J. Taylor, hesaplamalı biyolojide bir öncü, açık ve tekrarlanabilir bilimin savunucusuydu. James, bilgisayar programlama deneyimlerinden bağımsız olarak tüm bilim insanlarının hesaplamalı biyolojiye erişmesini sağlayan popüler Galaxy platformunun geliştiricilerinden biriydi. Galaxy başlangıçta genomik verileri işlemeye yardımcı olmak için geliştirilmiş olsa da, şimdi bir biyoinformatik iş akışı yönetim sistemi olarak kullanılmaktadır ve binlerce yayında alıntılanmıştır. Galaxy ayrıca yaşam bilimlerinde bulut (cloud-depolama) altyapısına uyarlanan ilk, kapsamlı veri analizi kaynağıydı ve şu anda dünya çapında yüzlerce geliştirici tarafından destekleniyor.

James Taylor bilgisayar bilimleri alanında lisansını 2000 yılında Vermont Üniversitesi’nden, doktora derecesini ise 2006 yılında Penn State Üniversitesi’nden almıştır ve burada birçok omurgalı genom projesinde ve ENCODE (https://www.encodeproject.org/) projesinde yer almıştır. Johns Hopkins’e gelmeden önce, 2008’den 2013’e kadar Emory Üniversitesi’nde Biyoloji ve Matematik ve Bilgisayar Bilimleri bölümlerinde doçent olarak görev yapmıştır.

Taylor araştırmasında, genomların yapısını ve işlevini anlamaya odaklandı. Özellikle bilginin genomlarda nasıl kodlandığı ve bunun tekrarlanabilir biyolojik süreçlere nasıl izin verdiği, bununla birlikte dikkate değer evrimsel çeşitliliği araştırmasında en çok odaklandığı konulardı. Entegre analiz yoluyla gen transkripsiyonunun genomik ve epigenomik düzenlemesini anlamaya odaklandı. Ayrıca, yeni geliştirilen, taşınabilir ve hızlı DNA dizileme teknolojilerini kullanarak Baltimore Limanı’ndaki mikroorganizmaları tespit ederek ve seviyelerini sürekli izleyerek Chesapeake Körfezi’nin sağlığını desteklemek için bir strateji geliştirdi.

Kariyeri boyunca James Taylor, Ulusal Sağlık Enstitüleri Ulusal İnsan Genomu Araştırma Enstitüsü ve ENCODE’da yer aldı ve diğerlerinin yanı sıra Ulusal Genom Analizi Bilimsel Danışma Kurulu Merkezi’nin bir üyesiydi. Ayrıca AnVIL Projesinin Portal Çalışma Grubuna eş başkanlık yaptı. Science Gateways Enstitüsü Yönlendirme Komitesi üyesi ve 2014’ten 2016’ya kadar Ulusal Genom Analizi Bilimsel Danışma Kurulu üyesiydi.

Biyoloji Bölümü başkanı Vince Hilser, Taylor’ı bölümün temel taşı olarak tanımlıyor. ” Taylor, diğer öğretim üyelerinin üzerinde çalıştıkları proteinler ile diğer organizmalardakiler arasındaki benzerlikleri ortaya çıkararak yeni anlayışlar ortaya çıkarmasına yardımcı oldu.”

Biyoloji bölümünde yardımcı doçent olan Rajiv McCoy, Taylor’ı akıl hocası ve arkadaşı olarak gördüğünü söylüyor.

“Biyoloji Departmanında hesaplamalı araştırmalar için bir çığır açtı ve Hopkins’e gelmemin ana nedenlerinden biri o.” diyor. “James, stajyerler ve yeni öğretim üyeleri için özverili bir savunucuydu, arka planda bizim adımıza yorulmadan çalışıyordu. James ayrıca hesaplama araştırmalarında tekrarlana bilirliğin açık sözlü bir savunucusuydu. ” – McCoy

Biyoloji doçenti John Kim, Lisans Öğretim Laboratuvarlarında Taylor ile bitişik ofisleri ve laboratuvarları paylaştı.

Kim, “Ofisi kapısı her zaman sonuna kadar açıktı ve herkesi konuşmaya davet ederdi” diyor. “Ortada küçük bir yuvarlak masa ve dizüstü bilgisayarında çalışırken pencerelerin yanında geniş hoparlörlerden elektronik müzik dinlerdi. Burası benim ve diğer birçok kişi için açık, davetkar bir alandı. Bilim hakkında konuşmak ya da sadece merhaba demek için bile. Harika bir dinleyiciydi, zamanı konusunda çok düşünceli ve cömertti. Dokunduğu ve iyileştirdiği birçok hayat için parlak bir bilim adamını ve harika bir arkadaşı kaybettik.

Bloomberg Seçkin Bilgisayar Bilimleri ve Biyoloji Doçenti Michael Schatz, Taylor’ın “olağanüstü bir bilim adamı, meslektaş, akıl hocası ve topluluk kurucusu” olduğunu söylüyor.

“Kişisel olarak, James her zaman kibar, arkadaş canlısı ve cömertti ve onu çok özleyeceğiz.”

James, biyoloji ve bilgisayar biliminin kesiştiği noktada çalışan olağanüstü bir bilim adamı, meslektaş, akıl hocası ve topluluk kurucusuydu. Hayatının arayışı, normal gelişim sırasında genomik ve epigenomik bilginin nasıl işlendiğini ve hastalıkta düzensiz olduğunu anlamaktı. Dünya çapında sayısız bilim adamı liderliğinden, akıl hocalığından, bilimsel katkılarından ve Galaksi (http://galaxyproject.org) ve AnVIL (http://anvilproject.org) projelerinden yararlandığı için etkisi genişti.

Galaxy’i Kurma Süreci

Proje havuzuna ilk yazılım taahhüdü 1 Haziran 2005’te James tarafından yapıldı. Bugün, Galaxy’nin genomik alanında çalışan herhangi birine tanıtılmasına ihtiyacı yok. Ancak o zamanlar, alana hakim olan geçici komut satırı biyoinformatik analizinin üzerinde büyük bir ilerlemeydi. İlk sürüm, uzak veri kaynaklarına erişim ve sonuçların görselleştirilmesi için destek sağladı. Proje, binlerce analiz aracını bir web tarayıcısı aracılığıyla herkesin erişebileceği tek bir birleşik grafik kullanıcı arayüzünde birleştirecek şekilde büyüdü. Galaksi Projesi önemli bir başarı olmaya devam ediyor ve bilim adamlarının verileri analiz etme ve paylaşma şeklini sonsuza dek değiştiriyor.

Emory Üniversitesi’nde ve daha sonra JHU’da, yüksek verimli sıralama verilerinin ve büyük ölçekli bulut bilişimin büyümesiyle Galaxy platformunun popülaritesi patladı. Bu teknolojilerin kombinasyonu ile Galaksi Projesi, binlerce alıntıyla kanıtlanan geniş bir bilim insanı kitlesine ulaştı. Bugün dünya çapında binlerce bilim insanı Galaxy’yi her gün kullanıyor.

Galaxy Projesi sadece bir yazılım platformu değil, aynı zamanda bir bilim topluluğudur. James’in erişilebilir, tekrarlanabilir ve şeffaf araştırmaya olan bağlılığı, orijinal geliştirme ekibinin çok ötesine geçen bir araştırmacılar topluluğunu destekledi. Genellikle kuruculardan tamamen bağımsız çalışan bilim adamları, Galaxy‘yi tamamen yeni araştırma alanlarına dahil ettiler. Galaxy topluluğunun gücü, her yıl yüzlerce katılımcıyı en son katkılarını ve uygulamalarını paylaşmak üzere bir araya getiren topluluk tarafından yürütülen konferansta da görülüyor.

James, açık bilimin, özellikle bilimsel verilere ve açık kaynaklı yazılımlara açık erişimin savunucusuydu. James, Galaxy dahil olmak üzere yazılımların gelip gidebileceğini, ancak Galaxy’nin topladığı meta verilerin nihayetinde bilime yaptığı en değerli katkı olacağını söyledi. Bu meta veriler, herkesin tüm analiz adımlarını gözlemlemesine ve tüm analizleri yeniden üretmesine olanak tanıyarak gelecekteki keşifler için temel oluşturmaktaydı. Böyle bir şeffaflık ve titizlik olmadan, tüm alanın zarar göreceğini açıkladı.

Galaksinin Ötesinde

James, Galaksi Projesi’ni geliştirmesiyle tanınmakla birlikte, bilim ve eğitime çok sayıda başka katkılarda bulundu. James, Hi-C verilerini analiz etmek ve genomun 3D organizasyonunu sorgulamak için birçok deneyciyle işbirliği yaptı. James, Emory’de, DNA bağlayıcı proteinlerin hücre kaderi belirlenirken nükleer mimariyi nasıl şekillendirdiğini anlamaya çalıştı. JHU’da James, nükleer lamina ile ilgili olarak genomun gizemli “A” ve “B” bölümlendirmesinin mekanizmalarını deşifre etmek için işbirliği yaptı. Kromozomlar arasında gen regülasyonunu destekleyen “düğmeleri” tanımlamak için genom bilgisini kullandı. James’in merakı ve meslektaşlarıyla olan dayanışması, A ve B bölgelerini belirlemek için ribozom profilleme verilerini değerlendirirken, solucanlardaki gelişimi karakterize etmek için uzun transkriptom verilerini analiz ederken ve insan retinal organoidlerinden gelen transkriptom verilerini yorumlarken yeni bilimsel yöntemlere yol açtı.

Kendisine yöneltilen soru, yaklaşım veya organizma ne olursa olsun, James her zaman yeni bir bilimsel meydan okumaya hazırdı.

James’in bilim sevgisi, öğretme tutkusuyla eşleşti. JHU’da, lisansüstü biyoloji programı içindeki müfredatı, tüm doktora öğrencileri için sayısal ve nicel araştırma eğitimini gerektirecek şekilde tamamen dönüştürdü ve canlandırdı. Öğrencilerin çoğu için James’in “eğitim kampı” bu tür tekniklere ilk girişleriydi; bir askeri eğitim kampında olduğu gibi, günün sonunda öğrenciler zihinsel ve fiziksel olarak yorgun bırakıldılar. Ancak nihayetinde hepsi, bunun onları nasıl daha güçlü ve daha yetkin bilim adamları yaptığını takdir etti. James’in öğretme tutkusu, Cold Spring Harbor Laboratuvarı’nda David Hawkins ve William Pearson ile birlikte öğrettiği yıllık Hesaplamalı Genomik kursuna kadar uzandı.

Genelde rahat bir kişiliğe sahip olmasına rağmen, öğrencileri, arkadaşları ve meslektaşları için her zaman savaşmaya istekliydi.

Johns Hopkins Üniversitesi’nde Ralph S. O’Connor Biyoloji Profesörü ve Bilgisayar Bilimleri Profesörü James Taylor, 2 Nisan 2020’de henüz 40 yaşındayken vefat etti.

Biyoinformatik topluluğunu kucakladığınız ve kaynakları erişilebilirlik ve bilimsel ilerleme ruhuyla paylaştığınız için teşekkür ederiz James. Hayatınızın çoğunu genomik ve ötesinde daha fazla bilimsel araştırmaya adadığınız için teşekkür ederiz. Arkanızda birçok ekip ve topluluk, başladığınız şeyler üzerinde çalışan birçok insan bırakıyorsunuz. Hep ileriye gideceğimizi ve başladığınız şeye devam edeceğimizi, bilimi geliştireceğimizi ve sağladığınız birçok temeli minnetle kullanacağımızı bilin.

Birbirimiz için daha iyi arkadaşlar, liderler, meslektaşlar, akıl hocaları, öğrenciler, bilim adamları ve savunucular olmaya çalışacağız. Çalışmalarınız ve birçok örneğiniz aracılığıyla biliyoruz ki, bizden bunu yapmamızı istediniz.

Lynika Strozier

Chicago Tribune’deki 2012 tarihli bir makaleye göre, Strozier, Birmingham’da doğdu ve altı aylıkken annesiyle birlikte Chicago’ya taşındı. Annesi bağımlılıkla mücadele etti ve Strozier, altı yaşından itibaren büyükannesi tarafından büyütüldü. 8 yaşındayken okuma zorluğu teşhisi kondu. Cümleleri yüksek sesle okurken o kadar yoruluyordu ki bazen nefessiz kalıyormuş gibi oluyordu. Eğitim hayatı boyunca büyükannesi hep yanındaydı. Sushma Reddy Loyola Üniversitesi’nde yüksek lisansını yaparken Strozier’in fakülte danışmanı),

Büyükannesi onun şampiyonuydu” dedi. Onu iten destek büyükannesiydi.”

Strozier, Chicago’daki Nicholas Senn Lisesi’nden mezun oldu ve Kuzey Lowa Üniversitesi’ne katılmak için tam burs aldı. İlk yılında başarısız oldu. Chicago’ya döndü ve bilim okumaya teşvik edildiği yerel Truman Koleji’ne kaydoldu. Eğitmenleri, görsel bir öğrenici olarak onun için çalışan bir sistem geliştirerek, öğrenme güçlüğü boyunca ona yardımcı oldu. Strozier bilgi resimlerini ve diyagramlarını çizdi ve tüm hesaplamalarını uzun uzadıya yaptı. 2007’de Chicago Üniversitesi’ndeki Argonne Ulusal Laboratuvarı’nda bir sunum yaptığında, hiç kimse onun öğrenme güçlüğü olduğunu bilmiyordu.

Strozier, Truman Koleji’ndeki zamanını hücre hatları üzerinde araştırma ve deneyler yaparak geçirdi. Strozier yaşadığı zorluklara ithafen, 2012’de Chicago Tribune’e “O kadar çok kez yere serildim ki, kendini nasıl kaldıracağını öğreniyorsun” dedi.

Strozier, Dominik Üniversitesi’nde lisans eğitimi alırken, liken DNA dizilimi yaparak 2009 yılında Field Museum’da ilk yaz stajını tamamladı. 2011 yılından itibaren Pritzker DNA Laboratuvarı’nda araştırma görevlisi olarak çalıştı. Laboratuar çalışmasında titizdi, ama bundan daha fazlası, Field Museum’da onu tanımayan neredeyse hiç kimse yoktu.

2012’de Strozier, yeni bir ciğerotu türü olan Frullania knightbridgei’yi açıklayan bir yayın üzerinde çalıştı. Bu, ilk çiçekli olmayan bitki türü ve genel olarak ikinci yeni bitki türüydü ve bir elektronik gönderim yoluyla resmen tanımlandı. Field Museum’daki botanik koleksiyonları başkanı Matt Von Konrat The dergisine gönderdiği bir e- postada, “Yeni bir türün tanımlanmasındaki teknik kurallar kağıttan çevrimiçine değiştiğinden, dünyanın her yerinde bu onur için yarışan laboratuvarlar vardı” diyor.

O sırada araştırma kariyerine yeni başlamış olmasına rağmen, Strozier’e çalışması için kritikti ve önemli projeler verildi. “Lynika’nın altın elleri vardı!”

“Tüm ekibimiz, 15 yılı aşkın eski kurutulmuş bitki materyalinden DNA çıkarma işini Lynika’ya emanet etti ve bunu yapmak için sadece çok az materyal vardı.”

Strozier ayrıca başka bir ciğerotu türünün kendi cinsi olan Neohattoria‘ya göre sınıflandırılmasını belirleyen bir yayına DNA ekstraksiyon yetenekleriyle de katkıda bulundu. Field Museum çalışanlarına gönderdiği bir e-postada Başkan ve CEO Richard Lariviere, Strozier’in “kapsamlı laboratuvar becerileriyle koleksiyonları 21. yüzyıla taşımaya” yardımcı olduğunu yazdı.

Strozier, biyoloji alanında yüksek lisansını 2018 yılında Loyola Üniversitesi’nden aldı. Eğitim alanında kariyer yapmak istediğinden, aynı zamanda Chicago’daki Illinois Üniversitesi’nden fen eğitimi alanında yüksek lisans derecesi aldı.

Strozier, lisansüstü çalışması için bilinen üç Madagaskar kuş türünün yaklaşık 200 bireyinin DNA’sını sıraladı ve veri kümelerini analiz ederek yalnızca kuşların görünüşüyle ayırt edilemeyen birkaç yeni “kriptik” tür keşfetti. Şu anda Minnesota Üniversitesi’nde ornitoloji profesörü olan ve Strozier’in araştırmasını denetleyen Sushma Reddy, “Bu, yakın zamana kadar hakkında pek bir şey bilmediğimiz dünyanın bir parçası olan Madagaskar’ın çeşitliliğini anlamanın büyük bir parçasıydı” diyor.

Mezun olduktan sonra Strozier, Chicago Sanat Enstitüsü Okulu’ndaki Bilim Laboratuvarı ve Biyo Sanat Laboratuvarı’nı yönetti. Ocak 2020’de biyoloji öğrettiği Malcolm X College’da yardımcı eğitmen oldu.

Mart 2020’de Field Museum’daki Gantz Aile Koleksiyonları Merkezi, Strozier’e olağanüstü başarıları ve katkılarından dolayı Koleksiyonlar Sorumlusu olarak fahri bir atama verdi. Lariviere, Field Museum personeline gönderdiği e-postada, “Çalışmaları, onu hem zoolojik hem de botanik bilimlerde yeni türlerin tanımlanmasına yardımcı olan nadir bir bilim adamı yaptı” diye yazdı.

“O, bilimin düşmüş bir kahramanı.” diyor Reddy.

“Hak ettiğini düşündüğümüz tüm başarıları yaşaması için çok erken öldü.”

Strozier, 7 Haziran’da koronavirüsten kaynaklanan komplikasyonlar sonucu vefat etti. Vefatı Field Museum tarafından 10 Haziran’da Twitter’da duyuruldu. Henüz 35 yaşındaydı. Ailesi, onun onuruna STEM alanında Afrikalı Amerikalı kadınlar için bir burs fonu oluşturdu.

J.Michael Lane

Lane Harvard Üniversitesi’nde tıp okudu, 1961’de mezun oldu, 2 yıl sonra CDC’ye katıldı ve kısa süre sonra Orta ve Batı Afrika’da çiçek hastalığıyla mücadeleden sorumlu ekiple birlikte çalışmaya başladı. Daha sonra salgınlar meydana geldikçe Hindistan, Pakistan, Endonezya ve başka yerlere gitti ve 1973’te CDC’nin çiçek hastalığı biriminin sorumluluğunu üstlendi. Çiçek hastalığının ortadan kaldırılmasından sonra ve 1987 yılına kadar CDC’nin Önleme Hizmetleri Direktörü olarak görev yaptı. Daha sonra Canberra’daki Avustralya Ulusal Üniversitesi’nde ve Atlanta’daki Emory Üniversitesi’nde akademik görevlerde bulundu.

Çiçek hastalığını sadece kontrol altına almakla kalmayıp aynı zamanda ortadan kaldırmak için de ciddi girişimler, 1967’de DSÖ’nün yoğunlaştırılmış bağışıklama ve gözetim kampanyasını başlatmasıyla başladı. Mary Lowell Leary Fahri Tıp Profesörü ve Rochester, MN, ABD’deki Mayo Clinic Aşı Araştırma Grubu Direktörü Gregory Polonya, Lane’in planın uygulanmasında önemli bir rolü olduğunu söylüyor.

Lane tek başına çalışmıyordu. “Donald Henderson, Bill Foege ve Mike Lane ile birlikte bu işin mimarıydı. ” Ve üçü de CDC için çeşitli zamanlarda çalıştı. G.Polonya, “Mike yalnızca halk sağlığı müdahalesinde değil, özellikle veri toplamada önemli sorumluluk aldı” diye ekliyor.

DSÖ planının uygulandığı sırada, çiçek hastalığı Afrika ve Asya’nın bazı bölgelerinde hala endemikti. Planın nihai başarısının anahtarı, Foege tarafından önerilen toplu aşılamadan halka aşılamaya geçişin benimsenmesiydi. İkincisi, belirli bir salgının bulunduğu bölgede hastalığın kontrol altına alınmasına ve ayrıntılara sıkı sıkıya bağlı kalmaya dayanıyordu. Hasta olan her kişi tespit edildiği ve tüm temaslıları aşılandığı sürece, bu özenli çalışma işe yaradı.

“Mike’ın araştırmacı bir zihni vardı” diyor. “Saha epidemiyolojisinin tüm disiplinlerini gerçekten de tanıyordu… Diğer insanları eğitme konusunda mükemmel bir öğretmendi. Ve çok alçakgönüllüydü, kendi başarılarından bahseden türden biri değildi… Halk sağlığına katkıda bulunarak bir fark yaratma arzusuyla motive oldu.”

Aynı zamanda Lane, çok nadiren de olsa ölümcül olabilen çiçek hastalığı aşısı riskini fark etti. Çiçek hastalığının endemik olmadığı ABD’de risklerin devam eden rutin aşılamayı haklı çıkarmak için çok büyük olduğunu ve 1972’de ülkenin uygulamayı resmen durdurduğunu savundu.

Lane, Dünya Sağlık Örgütü’nün virüsün yok edileceğini ilan etmesinden yedi yıl önce, 1973’te Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri’nde (CDC) Küresel Çiçek Hastalığını Yok Etme Programının direktörü oldu.

1987’de Atlanta’daki Emory Üniversitesi’nde ve Avustralya Ulusal Üniversitesi’nde öğretim pozisyonlarına geçtiği zamana kadar CDC’de kaldı. ABD’deki 2001 terörist saldırılarından sonra, bir süre ordu mensuplarına biyoterörizm savunma eğitimi vererek geçirdi. 2002 yılında resmen emekli oldu, ancak uzmanlık alanları hakkında ders vermeye ve bilimsel makaleler yazmaya devam etti. Bilgilerini CDC, WHO, kendi ülkesindeki ve başka yerlerdeki üniversiteler aracılığıyla yaymaya devam etti

G. Polonya, Lane’in azmi hakkında konuşurken bir viroloji ders kitabı için çiçek hastalığı üzerine bir bölüm hazırlayıp yeniden yazarken geçen bir dönemi hatırlıyor. “Bu devasa bölüm üzerinde birlikte çalıştık… satır satır geçtik. Sadece son birkaç taslaktayken bana bunu hastane yatağından yaptığını söyledi. Kolon kanseri teşhisi konmuştu. Ameliyat olmuştu. Ağrı kesici kullanıyordu.Ve o kitap yazıyordu.

CDC’nin çiçek hastalığı programının eski direktörü William Foege, The New York Times’a “Mike ile yarım yüzyıl çalıştım” dedi. “Çiçek hastalığını yok etme programının başarısı için son derece önemliydi. Birçok ülkede çalıştı ve tüm programı Atlanta’dan yönetti. Aşı uygulamasının komplikasyonlarını anladı. Ve o harika bir öğretmendi.”

Mike’ın araştırmacı arkadaşları COVID pandemisindeki izlenilen yolu anlatıyor

Çin’de COVID-19 salgını başlarken (dünya tarafından bilinmiyorken), 200’den fazla uzman ve operasyonel paydaşla bir çiçek hastalığı salgını uyguladık. Seyahat yasakları, enfekte gemiler ve toplu taşıma araçları, temaslı takibi, test, aşılama, kanun ve düzen, kritik altyapı gibi birçok kritik konuyu inceledik. ABD’deki 2020 seçimlerinin pandemi kontrolü üzerindeki siyasi etkisine bile baktık. Mike’ın odadaki uzmanlığına sahip olmak bir ayrıcalıktı ve engin bilgisinin bugün COVID-19 müdahalesine dahil olan kişilerle paylaşılması son derece önemliydi. Son Avrupa çiçek hastalığı salgınından elde ettiği girdiler, tanı başarısızlığı, temaslı takibi ve vaka izolasyonunun önemi, aşıların kullanımı ve büyük bir salgını yönetmek için kaynakları harekete geçirme dahil olmak üzere Pasifik Tutulması’ndaki kurgusal senaryoya dahil edildi. Tatbikattan sonra katılımcıların pek çoğu, Pacific Eclipse ve Mike’ın uzmanlığının mevcut COVID-19 pandemisine yanıtlarını nasıl bilgilendirdiğini bana bildirmek için benimle iletişime geçti.

COVID19 salgını, temas takibi ve vaka izolasyonu gibi farmasötik olmayan salgın kontrol önlemlerinin temel ilkelerine ilişkin dünyadaki ülkelerdeki kurumsal bilgi kaybını ortaya çıkardı. COVID19 kontrolden çıkarken insanlar iş başında öğrenmek ve uyum sağlamak zorunda kaldı. İngiltere SAGE komitesi, pandeminin başlarında, salgın kontrolünün en etkili iki öngörücüsünden biri olan temas izlemeyi bırakmayı bile önerdi ve diğer ülkeler aynı düşünceleri tekrarlamaya başladı. Dünyanın dört bir yanındaki birçok ülke ve uzman danışman, doğal enfeksiyon yoluyla sürü bağışıklığı konusunda yanlış bilgilendirilmiş teorileri destekleyerek, sürü bağışıklığının kendisi ve çiçek hastalığı, kızamık, kızamıkçık ve kabakulak gibi bulaşıcı hastalıkların aşı öncesi epidemiyolojisi hakkında tam bir bilgi eksikliği sergiliyordu. Mike onları düzeltebilirdi ve onlara çiçek hastalığının kendisini “sürü bağışıklığı” yoluyla yok etmediğini, ancak bir aşıya ihtiyacımız olduğunu ve aşıdan önce, asla ortadan kalkmayan devasa, döngüsel salgınlara neden olduğunu söyleyebilirdi.

Salgın ve enfeksiyonlar hakkında engin bilgisi olan gerçek bir araştırmacıydı. HIV salgınından sonra CDC’den ayrıldığını, HIV’in siyasallaşmasından ve o sırada halk sağlığını etkileyen bazı siyasi kararlardan memnun olmadığını söyledi. O gerçekten iyi bir adamdı, halk sağlığı konusundaki misyonundan asla vazgeçmedi. İyilik yapmak ve başkaları için sağlığı iyileştirmekti amacı. ABD ve WHO’daki çiçek hastalığı komitelerinde aktif olarak yer almaya devam etti ve onu tekrar görme şansına sahip olduğum ve bilgilerini son bir kez başkalarıyla paylaşabildiği için minnettarım.

Eylül ayında Mike’ın bir arkadaşından iyi olmadığını duydum ve ona bir e-posta gönderdim. Sabırlı bir şekilde, biraz daha iyi hissettiğini söyleyerek cevap verdi. Sonra kızı Cindy 21 Ekim’de onu aramam için bana bir mesaj gönderdi ve bunun iyi bir haber olmadığını biliyordum. Mike’ın vefatı dünya ve halk sağlığı için büyük bir kayıptır.

14 Şubat 1936’da Boston, MA, ABD’de doğan John Michael Lane, 21 Ekim 2020’de Atlanta, ABD’de 84 yaşında kolon kanserine yenik düşmüş ve hayattan ayrılmıştır.

14 Şubat 1936’da Boston, MA, ABD’de doğan John Michael Lane, 21 Ekim 2020’de Atlanta, ABD’de 84 yaşında kolon kanserine yenik düşmüş ve hayattan ayrılmıştır.

Cemil Taşcıoğlu

Cemil Taşcıoğlu 1952’de Rize’de doğmuştur. Altı çocuklu Taşcıoğlu ailesi İstanbul’a taşınmış, Cemil Taşcıoğlunun eğitim hayatı Sultantepe İlkokulu’nda başlamıştır. Ortaokul ve lise eğitimini Marmara Kolejinde tamamlayan Taşcıoğlu, öğretmenleri tarafından başarılı ve zeki bir öğrenci olarak bilinirdi. Başarısının ödüllerini daha sonra alacağı İstanbul Tıp Fakültesi’ne derece ile kazanmıştır.

Mecburi eğitimini Şanlıurfa’da yapan C.Taşcıoğlu 6 yılın ardından İstanbul’a geri döner ve İÜ Tıp Fakültesi Genel Dahiliye Kliniği’nde çalışmaya başlar. Burada iç hastalıklar uzmanı olacak ve profesör ünvanını alacaktır.

Eşi Dr. Didem Akal Taşcıoğlu tarafından hayata gelmesinin tek gayesi insanlara şifa olmak olarak tanımlanan C. Taşcıoğlu, emekli olsa da çalışmaya ve hastalara şifa olmaya devam etmiştir.

Öğrencilerine karşı tavrı hep ılımlı olan doktor, onlara yıllar boyunca örnek, destek ve hoca olmuştur. Ülkemize birçok doktor kazandırması nedeniyle “hocaların hocası” olarak anılır.

Ülkemizde ilk Kovid vakalarına rastlanıldığı dönemde onlara tanıyı koyan hekimdir kendisi. 16 Mart 2020’de C.Taşcıoğlu nefes darlığı ve öksürük şikayetleri nedeniyle görev yapmış olduğu hastahanede tedavi altına alındı. 2 gün içerisinde durumu ağırlaşmış ve yoğun bakıma kaldırılmıştı hocaların hocası. Tedavisi, kendi yetiştirdiği doktor olan öğrencileri tarafından bizzat takip edildi. Ne yazık ki Prof. Dr. Cemal Taşcıoğlu’nu 1 Nisan 2020’de Kovid nedeni ile kaybettik. Türkiye’de Kovid ile hayatını kaybeden ilk hekim oydu. Tıp dünyası, öğrencileri, sevenleri büyük üzüntüye boğuldu. Vefatına dek, birçok makalede alıntılanmış, sayısız dersler vermiş, ülkemize başarılı doktorlar yetiştirmiş, kitaplar yazmıştı Cemal Hoca. Aynı zamanda evli ve 3 çocuk babasıydı. Renkli fularlar takar, ve fotoğraflarından hatırlayacağımız üzere hep gülerdi hayata.

Eşi, Cemal Taşcıoğlu’nun akademisyenliğine, paylaşımcılığına ne kadar hayran olduğunu anlatmış ve şunları söylemiştir.

“Öğrenciler onun derslerini dört gözle beklerlerdi. Sabah çok erken saatlerde enerjik şekilde hastaneye girerdi. O enerjiyle asansör kullanmazdı. Merdivenleri koşarak, hızlı hızlı çıkardı. Vizitlere de aynı coşkuyla girerdi.”

Tüm tıp camiası başta olmak üzere, siyasi isimler, öğrenciler, onun ne kadar işine tutkulu bir hoca olduğunu bilenler, üniversiteler, ekran başında evlerimizde Kovid haberlerini izleyen bizler, hemen hemen herkes minnetle andı Prof.Dr. Cemil Taşcıoğlu’nu. Şimdi onun ismi Prof. Dr. Cemil Taşcıoğlu Şehir Hastanesi’nde yaşatılıyor.

Dileriz içinde bulunduğumuz pandemi kısa süre içesinde sona erer. Tüm hekimlerimiz, hemşirelerimiz, sağlık çalışanlarımız, bilim insanlarımız başta olmak üzere her gün böylesine büyük bir riskle karşı karşıya kalan herkes için sağlık diliyor ve teşekkürlerimizi sunuyoruz.

Angelika Amon

1967 doğumlu Amon, Avusturya’nın Viyana kentinde altı kişilik bir ailede büyüdü. Üç küçük kardeşiyle bütün gün dışarıda oynarken, biyoloji ve hayvanlara karşı erken bir sevgi geliştirdi. Biyolojiyle ilgilenmediği bir zamanı hatırlamıyordu. Lisedeyken, 1950’lerden kromozom ayrımı hakkında eski bir siyah beyaz film gördü ve kardeş kromatitlerin birbirinden ayrıldığı anı nefes kesici buldu. O zaman hücrenin iç işleyişini incelemek istediğini biliyordu ve Avusturya’daki Viyana Üniversitesi’nde genetik bilimine odaklanmaya karar verdi.

Amon’un laboratuvarında doktora öğrencisi olarak çalışan Cold Spring Harbor Laboratuvarı biyoloğu Jason Sheltzer, Amon’un doktorası için mayadaki hücre bölünmesini inceledi ve onun hücre döngüsü hakkında büyük keşifler yaptığını söylüyor. Temel olarak, mitoza girerken hücrelerde biriken proteinler olan siklinlerin hücreler mitozdan G1′e ilerlemeden önce parçalanması gerektiğini ortaya çıkardı.

1993 yılında doktorasını kazandıktan sonra, Amon, ABD’ye taşınmadan ve MIT’nin Whitehead Biyomedikal Araştırma Enstitüsü’ndeki Ruth Lehmann’ın laboratuvarında doktora sonrası araştırmasında meyve sineklerine odaklanmadan önce bir yıl daha Viyana Üniversitesi’nde çalıştı. 1996 yılında, yakın zamanda doktora derecelerine kendi araştırmalarını üstlenmeleri için mentorluk sunan bir program olan Whitehead Fellow’a seçildi. Orada, hücrelerin çekirdekçiklerinde bulunan Cdc14 enziminin, hücreleri mitozdan çıkmaya yönlendirdiğini keşfetti.

Sheltzer, “Hücrelerin mitozdan nasıl çıktığını ondan önce kimsenin gerçekten incelediğini sanmıyorum” diyor.

Amon, 1999 yılında MIT’nin Koch Bütünleştirici Kanser Araştırmaları Enstitüsü’nde fakülte pozisyonuna geçti. Burada fazladan kromozomların protein katlanmasında ve hücre metabolizmasında strese neden olduğunu ve bu süreçlerde hatalara yol açtığını ve kanseri tetikleyebileceğini keşfetti. Amon, çalışmalarının çoğunda hücre bölünmesinin son adımlarından biri olan kromozom ayrımına ve bu süreçteki bir hatadan sonra ne olduğuna da odaklandı.

İnsan hücrelerinin 23 çift kromozomu vardır, ancak bölündüklerinde çok fazla veya çok az kromozoma yol açan ve anöploidi ile sonuçlanan hatalar yapabilirler. Amon’un önce mayalarda, sonra da memeli hücrelerinde yaptığı titiz deneyler, çok fazla kromozoma sahip olmanın biyolojik sonuçlarını ortaya çıkarmaya yardımcı oldu. Çalışmaları, ekstra kromozomların hücrenin bileşimini önemli ölçüde etkilediğini, protein katlanması ve metabolizması gibi önemli süreçlerde strese neden olduğunu ve kansere neden olabilecek ek hatalara yol açtığını belirledi. Anöploididen kaynaklanan stres, hücrelerin hayatta kalma ve çoğalma yeteneğini etkilese de, neredeyse evrensel olarak anöploid olan kanser hücreleri kontrolsüz bir şekilde büyüyebilir. Amon, aneuploidinin hücrelerin hata onarım sistemlerini bozduğunu ve genetik mutasyonların hızla birikmesine izin verdiğini gösterdi.

Anöploidi genellikle ölümcüldür, ancak bazı durumlarda belirli kromozomların fazladan kopyaları Down sendromu, Patau ve Edwards sendromları olarak bilinenler dahil gelişimsel bozukluklar gibi durumlara yol açabilir. Bu durum, bu olumsuz etkilerin akut lenfoblastik lösemi gibi özellikle Down sendromuyla ilişkili bazı sağlık sorunlarına nasıl yol açtığını anlamaya çalışmasına yol açtı. Bu alandaki uzmanlığı, onu MIT’de yeni kurulan Alana Down Sendromu Merkezi’nin eş-direktörü olarak görevlendirmesine sebep oldu.

Sheltzer, “50 yıl boyunca herkes kromozom ayrışma hatalarının kötü olduğunu varsaymıştı, mitozda bir şeyler ters giderse, bu hücreler için kötü olur” diyor. “Eh, aslında bir kromozom ayrımı hatasından sonra ne olduğunu bilmiyoruz” diye düşünen ilk kişiydi.

Laboratuvarı ayrıca hücrelerin çoğalmak ve hücre döngüsüne yeniden girmek için çok büyük olabileceğini, yaşlanmaya ve doku yaşlanmasına katkıda bulunduğunu gösterdi. Amon ve meslektaşları, ölümünden iki gün önce yayınlanan bir ön baskıda, hematopoietik kök hücrelerin küçük boyutlarının, işlev görme ve üreme yeteneklerinin anahtarı olduğunu gösteriyor.

Vander Heiden, Amon’a araştırması nedeniyle MIT’de saygı duyulurken, tavrının onu diğer araştırmacılardan ayırdığını söylüyor. “Herkes bilimin her yerde bir sürü saçmalıklarla dolu olduğunu bilir ve o her zaman saçmalıkları keser ve ne oldukları için bir şeyler söylerdi ve bu inanılmaz derecede canlandırıcıydı.”

Sheltzer, MIT başkanı L. Rafael Reif’in hüküm giymiş seks suçlusu olması ve finansör Jeffrey Epstein’ın bağışlarını kabul etmesi için baskıyla karşılaştığında, Amon’un bir fakülte toplantısında ayağa kalkıp Reif’i istifaya çağırdığını hatırlıyor. Amon’un kanser araştırmalarında Reif’in istifasını isteyen tek öğretim üyesi olduğuna dikkat çeken Sheltzer, “Bu, saçmalığa hiç tahammül etmediğinin kanıtıydı” diyor. “Patronunun patronunun patronu olsalar bile, etik olmayan davranış olduğunu düşündüğü için insanları aradı.”

Sheltzer, Amon’un laboratuvarında çalışmanın onu yalnızca daha iyi bir araştırmacı değil, aynı zamanda herkesi çok yönlü bireyler olmaya teşvik ederek daha iyi bir akıl hocası yaptığını söylüyor. “MIT akıllı insanlarla doluydu ama bu hiçbir şey ifade etmiyordu” diyor. Angelika, insanları ayıran asıl şeyin, bir sorunu ne kadar ısrarla üstlendikleri ve ne kadar sıkı çalıştıkları olduğunu söylüyor.

Araştırması için Amon, 2003 Ulusal Bilim Vakfı Alan T. Waterman Ödülü’nü, 2007 Paul Marks Kanser Araştırmaları Ödülü’nü, 2008 Ulusal Bilimler Akademisi Moleküler Biyoloji Ödülü’nü ve 2013 Ernst Jung Tıp Ödülü’nü aldı. 2019 yılında Yaşam Bilimlerinde Atılım Ödülü’nü ve Biyomedikal Bilimlerde Vilcek Ödülü’nü kazandı ve bu yıl Human Frontier Science Program Nakasone Ödülü’nü aldı.

Doktorasının sonuna doğru, Amon meyve sineği genetiğiyle ilgilenmeye başladı ve o zamanlar MIT’de öğretim üyesi ve Whitehead Enstitüsü üyesi olan Ruth Lehmann’ın çalışmalarını okudu. Lehmann’ın genetik yaklaşımının zarafetinden etkilenerek başvurdu ve laboratuvarına kabul edildi. 1994’te Amon, Amerika Birleşik Devletleri’ne geldi, burasının kalıcı evi olacağını ya da sonunda profesör olacağını bilmeden.

Keşif sırasında Amon’un laboratuvarında doktora sonrası araştırmacı olan ve şu anda Avrupa Moleküler Okulu’nda yardımcı doçent olan Rosella Visintin, Cdc14 yerelleştirmesini ilk kez gördüğünde gülümsemesini ve çığlığını asla unutmayacağım, Whitehead Enstitüsü’nün tamamı da unutmayacak: ‘Yaptın, başardın, anladın!’ Tutku, heyecan, neşe.. Her şey çok güzeldi. O çığlık da.”

Çığır açan araştırması, 2003 Ulusal Bilim Vakfı Alan T. Waterman Ödülü, 2007 Paul Marks Kanser Araştırmaları Ödülü, 2008 Ulusal Bilimler Akademisi (NAS) Moleküler Biyoloji Ödülü ve 2013 Ernst dahil olmak üzere birçok ödül ve onur ödülü ile bilim camiasında tanındı. Jung Ödülü, 2019 yılında Yaşam Bilimlerinde Atılım Ödülü ve

Biyomedikal Bilimde Vilcek Ödülü’nü kazandı ve Carnegie Corporation of New York’un yıllık Büyük Göçmenler, Büyük Amerikalılar listesine seçildi. 2020’de, İnsan Bilim Programı Nakasone Ödülü’ne layık görüldü. Ayrıca NAS ve Amerikan Sanat ve Bilim Akademisi üyesiydi.

Amon’un azmi, derin merakı ve keşfetme hevesi öğretmen, akıl hocası ve meslektaş olarak ona iyi hizmet etti. Dünya çapında birçok laboratuvarla çalıştı ve derin bir bilimsel işbirliği ve dostluk ağı geliştirdi. Seminerler ve katıldığı birçok konferans için aranan bir konuşmacıydı. MIT’de 20 yılı aşkın bir süredir profesör olarak 80’den fazla doktora sonrası doktora, yüksek lisans öğrencisine ve lisans öğrencisine danışmanlık yaptı ve Bilim Okulu’nun lisans öğretim ödülünü aldı.

Son zamanlarda, o ve meslektaşları, aneuploid insan hücrelerinin doğuştan gelen bir bağışıklık tepkisini tetiklediğini, bu da kaçak hücre bölünmesini engellemeye yardımcı olduğunu ve onkolojik dünya için potansiyel yeni bir terapötik yaklaşıma işaret ettiğini buldu.

Praecis Biyoloji Profesörü ve MIT Biyoloji Bölümü başkanı Alan Grossman, “Angelika inanılmaz, enerjik, tutkulu ve yaratıcı bir bilim adamı, birçokları için seçkin bir akıl hocası ve mükemmel bir öğretmendi” diyor.

Amon’un eski lisansüstü öğrencilerinden biri olan ve şu anda Whitehead Üyesi olan Kristin Knouse,“İlk kez bir pipet alan birinin enerjisine ve heyecanına sahipti, ama on yıllardır bunu yapan birinin dehasına ve bilgeliğine sahipti. Bulaşıcı enerjisi ve parlak zihni, sınırsız bir kalp ve inatçı bir cesaretle eşleşti. Herhangi bir veriye göz atabilir ve başka hiçbir insanın aklına gelmeyecek keskin bir kavrayışı anında sunabilirdi. Olumlu nitelikleri bulaşıcıydı ve onunla herhangi bir etkileşim, ne kadar geçici olursa olsun, kesinlikle kendiniz ve biliminiz hakkında daha iyi hissetmenizi sağladı.”

Amon, bilimin, kadınların ve azınlıkların haklarının korkusuz bir savunucusuydu ve diğerlerine de savaşmaları için ilham verdi. Araştırmayı ve güçlü bir şekilde inandığı davaları desteklemek için konuşmaktan çekinmedi. Genç kadın bilim insanları için bir rol modeldi ve erkek egemen bir alanda onlara rehberlik etmek ve onlara rehberlik etmek için sayısız saat harcadı. Vanderbilt Ödülü ve Hücre Biyolojisinde Kadınlar Kıdemli Ödülü de dahil olmak üzere bilimde kadınlara verilen ödülleri nezaketle kabul etti.“Angelika Amon ilham verici bir liderdi” diye belirtiyor Lehmann, “Yalnızca çığır açan bilimiyle değil, aynı zamanda topluluğumuzdaki cinsiyetçiliği ve diğer haksızlıkları dile getirmesiyle ve korkusuzluğu ile bilinecek. Büyüleyici gülüşü ve sarsılmaz akıl hocalığı ve rehberliği, hem öğrenciler hem de fakülte tarafından özlenecek. MIT ve bilim topluluğu, örnek bir lider, akıl hocası, arkadaşı kaybetti.”

Biyoloji profesörü ve Koch Bütünleştirici Kanser Araştırmaları Enstitüsü üyesi Angelika Amon, yumurtalık kanseri ile iki buçuk yıllık bir savaşın ardından 29 Ekim’de 53 yaşında iken hayatını kaybetti.

Görüş ve önerileriniz için iletişime geçin.

2 Beğen

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir